TÂHÂ SURESİ
Tâhâ Suresi“Allah, gökleri ve yeri yaratmadan bin yıl önce Tâhâ ve Yâsin surelerini okudu. Melekler işitince: ‘Bu kitabın indiği ümmete ne mutlu!’ dediler.”
(Hadis-i Şerif – Dârimî, Fezâilü’l-Kur’ân, 20)📍 Mekki
🔢 135 Ayet
📖 16. Cüz
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
1
طٰهٰۚ
“Tâ, hâ.”
Tâ, Hâ.
2
مَٓا اَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْاٰنَ لِتَشْقٰٓىۙ
“Mâ enzelnâ aleykel kur’âne li teşkâ.”
Biz Kur’an’ı sana güçlük çekesin diye indirmedik.
3
اِلَّا تَذْكِرَةً لِمَنْ يَخْشٰىۙ
“İllâ tezkiraten li men yahşâ.”
Ancak Allah’tan korkanlara bir öğüt olsun diye (indirdik).
4
تَنْز۪يلًا مِمَّنْ خَلَقَ الْاَرْضَ وَالسَّمٰوَاتِ الْعُلٰىۜ
“Tenzîlen mimmen halakal arda ves semâvâtil ulâ.”
Yeri ve yüce gökleri yaratan Allah tarafından indirilmiştir.
5
اَلرَّحْمٰنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوٰى
“Er rahmânu alel arşistevâ.”
Rahmân, Arş’a istiva etmiştir (hükümran olmuştur).
6
لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَمَا تَحْتَ الثَّرٰى
“Lehu mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardı ve mâ beynehumâ ve mâ tahtes serâ.”
Göklerde, yerde, ikisinin arasında ve toprağın altında ne varsa hepsi O’nundur.
7
وaِنْ تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَاِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَاَخْفٰى
“Ve in techer bil kavli fe innehu ya’lemus sirra ve ahfâ.”
Sen sözü açığa vursan da (vurmasan da) şüphesiz O, gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilir.
8
اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ لَهُ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰى
“Allâhu lâ ilâhe illâ hu, lehul esmâul husnâ.”
Allah (O’dur ki), O’ndan başka ilah yoktur. En güzel isimler O’nundur.
9
وَهَلْ اَتٰيكَ حَد۪يثُ مُوسٰىۘ
“Ve hel etâke hadîsu mûsâ.”
(Ey Muhammed!) Musa’nın haberi sana geldi mi?
10
اِذْ رَاٰ نَارًا فَقَالَ لِاَهْلِهِ امْكُثُٓوا اِنّ۪ٓي اٰنَسْتُ نَارًا لَعَلّ۪ٓي اٰت۪يكُمْ مِنْهَا بِقَبَسٍ اَوْ اَجِدُ عَلَى النَّارِ هُدًى
“İz raâ nâran fe kâle li ehlihimkusû innî ânestu nâran leallî âtîkum minhâ bi kabesin ev ecidu alen nâri hudâ.”
Hani o bir ateş görmüştü de ailesine, “Siz durun, ben bir ateş gördüm. Belki ondan size bir kor getiririm, yahut ateşin yanında bir yol gösterici bulurum” demişti.
11
فَلَمَّٓا اَتٰيهَا نُودِيَ يَا مُوسٰى
“Fe lemmâ etâhâ nûdiye yâ mûsâ.”
Ateşe vardığı zaman kendisine şöyle seslenildi: “Ey Musa!”
12
اِنّ۪ٓي اَنَا۬ رَبُّكَ فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَۚ اِنَّكَ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًىۜ
“İnnî ene rabbuke fahla’ na’leyk, inneke bil vâdil mukaddesi tuvâ.”
“Şüphesiz ben senin Rabbinim. Hemen pabuçlarını çıkar. Çünkü sen mukaddes vadi Tuva’dasın.”
13
وَاَنَا اخْتَرْتُكَ فَاسْتَمِعْ لِمَا يُوحٰى
“Ve enehtar tuke festemi’ li mâ yûhâ.”
“Ben seni seçtim. Şimdi vahyolunanı dinle.”
14
اِنَّن۪ٓي اَنَا اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنَا۬ فَاعْبُدْن۪يۙ وَاَقِمِ الصَّلٰوةَ لِذِكْر۪ي
“İnnenî enallâhu lâ ilâhe illâ ene fa’budnî ve ekımıs salâte li zikrî.”
“Şüphesiz ben Allah’ım. Benden başka ilah yoktur. Bana kulluk et ve beni anmak için namaz kıl.”
15
اِنَّ السَّاعَةَ اٰتِيَةٌ اَكَادُ اُخْف۪يهَا لِتُجْزٰى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا تَسْعٰى
“İnnes sâate âtiyetun ekâdu uhfîhâ li tuczâ kullu nefsin bi mâ tes’â.”
“Kıyamet mutlaka gelecektir. Herkes peşine düştüğü şeyin karşılığını bulsun diye, neredeyse onu (kendimden bile) gizleyeceğim.”
16
فَلَا يَصُدَّنَّكَ عَنْهَا مَنْ لَا يُؤْمِنُ بِهَا وَاتَّبَعَ هَوٰيهُ فَتَرْدٰى
“Fe lâ yesuddenneke anhâ men lâ yu’minu bihâ vettebea hevâhu fe terdâ.”
“Ona inanmayan ve nefsinin arzusuna uyan kimse sakın seni ondan (kıyamete inanmaktan) alıkoymasın; sonra helak olursun.”
17
وَمَا تِلْكَ بِيَم۪ينِكَ يَا مُوسٰى
“Ve mâ tilke bi yemînike yâ mûsâ.”
“Sağ elindeki nedir ey Musa?”
18
قَالَ هِيَ عَصَايَۚ اَتَوَكَّؤُ۬ا عَلَيْهَا وَاَهُشُّ بِهَا عَلٰى غَنَم۪ي وَلِيَ ف۪يهَا مَاٰرِبُ اُخْرٰى
“Kâle hiye asây, etevekkeu aleyhâ ve ehuşşu bihâ alâ ganemî ve liye fîhâ meâribu uhrâ.”
Musa dedi ki: “O benim asamdır. Ona dayanırım, onunla koyunlarıma yaprak silkelerim. Onunla başka işlerimi de görürüm.”
19
قَالَ اَلْقِهَا يَا مُوسٰى
“Kâle elkıhâ yâ mûsâ.”
Allah, “Onu yere at ey Musa!” dedi.
20
فَاَلْقٰيهَا فَاِذَا هِيَ حَيَّةٌ تَسْعٰى
“Fe elkâhâ fe izâ hiye hayyetun tes’â.”
Musa onu hemen attı. Bir de ne görsün, o, hızla koşan bir yılan olmuş!
21
قَالَ خُذْهَا وَلَا تَخَفْ۠ سَنُع۪يدُهَا س۪يرَتَهَا الْاُولٰى
“Kâle huzhâ ve lâ tehaf, se nuîduhâ sîratehel ûlâ.”
Allah, “Onu al, korkma! Biz onu yine eski haline döndüreceğiz” dedi.
22
وَاضْمُمْ يَدَكَ اِلٰى جَنَاحِكَ تَخْرُجْ بَيْضَٓاءَ مِنْ غَيْرِ سُٓوءٍ اٰيَةً اُخْرٰىۙ
“Vadmum yedeke ilâ cenâhike tahruc beydâe min gayri sûin âyeten uhrâ.”
“Elini koynuna sok; kusursuz, bembeyaz bir halde diğer bir mucize olarak çıksın.”
23
لِنُرِيَكَ مِنْ اٰيَاتِنَا الْكُبْرٰىۚ
“Li nuriyeke min âyâtinel kubrâ.”
“Böylece sana en büyük mucizelerimizden bazılarını gösterelim.”
24
اِذْهَبْ اِلٰى فِرْعَوْنَ اِنَّهُ طَغٰى
“İzheb ilâ fir’avne innehu tagâ.”
“Firavun’a git, çünkü o azdı.”
25
قَالَ رَبِّ اشْرَحْ ل۪ي صَدْر۪يۙ
“Kâle rabbişrah lî sadrî.”
Musa dedi ki: “Rabbim! Göğsümü genişlet.”
26
وَيَسِّرْ ل۪ٓي اَمْر۪يۙ
“Ve yessir lî emrî.”
“İşimi bana kolaylaştır.”
27
وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَان۪يۙ
“Vahlul ukdeten min lisânî.”
“Dilimdeki düğümü çöz.”
28
يَفْقَهُوا قَوْل۪يۖ
“Yefkahû kavlî.”
“Ki sözümü iyi anlasınlar.”
29
وَاجْعَلْ ل۪ي وَز۪يرًا مِنْ اَهْل۪يۙ
“Vec’al lî vezîran min ehlî.”
“Bana ailemden bir yardımcı ver.”
30
هٰرُونَ اَخ۪يۚ
“Hârûne ahî.”
“Kardeşim Harun’u.”
31
اُشْدُدْ بِه۪ٓ اَزْر۪يۙ
“Uşdud bihî ezrî.”
“Onunla gücümü pekiştir.”
32
وَاَشْرِكْهُ ف۪ٓي اَمْر۪يۙ
“Ve eşrikhu fî emrî.”
“Onu işime ortak kıl.”
33
كَيْ نُسَبِّحَكَ كَث۪يرًاۙ
“Key nusebbihake kesîrâ.”
“Seni çokça tesbih edelim diye.”
34
وَنَذْكُرَكَ كَث۪يرًاۜ
“Ve nezkurake kesîrâ.”
“Seni çokça analım diye.”
35
اِنَّكَ كُنْتَ بِنَا بَص۪يرًا
“İnneke kunte binâ basîrâ.”
“Şüphesiz sen bizi hakkıyla görmektesin.”
36
قَالَ قَدْ اُوت۪يتَ سُؤْلَكَ يَا مُوسٰى
“Kâle kad ûtîte su’leke yâ mûsâ.”
Allah, “İstediğin sana verildi ey Musa!” dedi.
37
وَلَقَدْ مَنَنَّا عَلَيْكَ مَرَّةً اُخْرٰىۙ
“Ve lekad menennâ aleyke merraten uhrâ.”
“Andolsun, biz sana bir defa daha lütufta bulunmuştuk.”
38
اِذْ اَوْحَيْنَٓا اِلٰٓى اُمِّكَ مَا يُوحٰىۙ
“İz evhaynâ ilâ ummike mâ yûhâ.”
“Hani annene vahyedilmesi gerekeni vahyetmiştik:”
39
اَنِ اقْذِف۪يهِ فِي التَّابُوتِ فَاقْذِف۪يهِ فِي الْيَمِّ فَلْيُلْقِهِ الْيَمُّ بِالسَّاحِلِ يَاْخُذْهُ عَدُوٌّ ل۪ي وَعَدُوٌّ لَهُۜ وَاَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مِنّ۪يۚ وَلِتُصْنَعَ عَلٰى عَيْن۪ي
“Enikzifîhi fît tâbûti fakzifîhi fîl yemmi felyulkıhil yemmu bis sâhili ye’huzhu aduvvun lî ve aduvvun leh, ve elkaytu aleyke mehabbeten minnî, ve li tusnea alâ aynî.”
“‘Musa’yı sandığa koy, sonra onu denize (Nil’e) bırak; deniz onu kıyıya atsın da, benim düşmanım ve onun düşmanı olan biri onu alsın.’ Gözümün önünde yetiştirilesin diye üzerine katımdan bir sevgi koydum.”
40
اِذْ تَمْش۪ٓي اُخْتُكَ فَتَقُولُ هَلْ اَدُلُّكُمْ عَلٰى مَنْ يَكْفُلُهُۜ فَرَجَعْنَاكَ اِلٰٓى اُمِّكَ كَيْ تَقَرَّ عَيْنُهَا وَلَا تَحْزَنَۜ وَقَتَلْتَ نَفْسًا فَنَجَّيْنَاكَ مِنَ الْغَمِّ وَفَتَنَّاكَ فُتُونًا۠ فَلَبِثْتَ سِن۪ينَ ف۪ٓي اَهْلِ مَدْيَنَۙ ثُمَّ جِئْتَ عَلٰى قَدَرٍ يَا مُوسٰى
“İz temşî uhtuke fe tekûlu hel edullukum alâ men yekfuluh, fe raca’nâke ilâ ummike key tekarra aynuhâ ve lâ tahzen, ve katelte nefsen fe necceynâke minel gammi ve fetennâke futûnâ, fe lebiste sinîne fî ehli medyene summe ci’te alâ kaderin yâ mûsâ.”
“Hani kız kardeşin gidip, ‘Ona bakacak birini size göstereyim mi?’ diyordu. Böylece gözü aydın olsun, üzülmesin diye seni tekrar annene kavuşturduk. Sen bir cana kıymıştın da biz seni o sıkıntıdan kurtarmış, seni türlü türlü imtihanlardan geçirmiştik. Sonra Medyen halkı arasında yıllarca kaldın. Sonra da ey Musa, takdir edilen zamanda (buraya) geldin.”
41
وَاصْطَنَعْتُكَ لِنَفْس۪ي
“Vastana’tuke li nefsî.”
“Seni kendim için (elçi) seçtim.”
42
اِذْهَبْ اَنْتَ وَاَخُوكَ بِاٰيَات۪ي وَلَا تَنِيَا ف۪ي ذِكْر۪يۚ
“İzheb ente ve ehûke bi âyâtî ve lâ teniyâ fî zikrî.”
“Sen ve kardeşin âyetlerimle gidin ve beni anmakta gevşeklik göstermeyin.”
43
اِذْهَبَٓا اِلٰى فِرْعَوْنَ اِنَّهُ طَغٰىۚ
“İzhebâ ilâ fir’avne innehu tagâ.”
“Firavun’a gidin. Çünkü o azdı.”
44
فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَيِّنًا لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ اَوْ يَخْشٰى
“Fe kûlâ lehu kavlen leyyinen leallehu yetezekkeru ev yahşâ.”
“Ona yumuşak söz söyleyin. Belki öğüt alır veya korkar.”
45
قَالَا رَبَّنَٓا اِنَّنَا نَخَافُ اَنْ يَفْرُطَ عَلَيْنَٓا اَوْ اَنْ يَطْغٰى
“Kâlâ rabbenâ innenâ nehâfu en yefruta aleynâ ev en yatgâ.”
Dediler ki: “Rabbimiz! Onun bize taşkınlık yapmasından veya azmasından korkuyoruz.”
46
قَالَ لَا تَخَافَٓا اِنَّن۪ي مَعَكُمَٓا اَسْمَعُ وَاَرٰى
“Kâle lâ tehâfâ innenî meakumâ esmeu ve erâ.”
Allah, “Korkmayın! Çünkü ben sizinle beraberim, işitirim ve görürüm” dedi.
47
فَاْتِيَاهُ فَقُولَٓا اِنَّا رَسُولَا رَبِّكَ فَاَرْسِلْ مَعَنَا بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَۙ وَلَا تُعَذِّبْهُمْۜ قَدْ جِئْنَاكَ بِاٰيَةٍ مِنْ رَبِّكَۜ وَالسَّلَامُ عَلٰى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدٰى
“Fe’tiyâhu fe kûlâ innâ resûlâ rabbike fe ersil meanâ benî isrâîle ve lâ tuazzibhum, kad ci’nâke bi âyetin min rabbik, ves selâmu alâ menittebeal hudâ.”
“Ona gidin ve şöyle deyin: ‘Biz Rabbinin elçileriyiz. İsrailoğullarını bizimle gönder, onlara azap etme. Biz sana Rabbinden bir mucize getirdik. Selam doğru yola uyanlaradır.'”
48
اِنَّا قَدْ اُوحِيَ اِلَيْنَٓا اَنَّ الْعَذَابَ عَلٰى مَنْ كَذَّبَ وَتَوَلّٰى
“İnnâ kad ûhıye ileynâ ennel azâbe alâ men kezzebe ve tevellâ.”
“‘Şüphesiz bize, azabın yalanlayan ve yüz çevirenlerin üzerine olacağı vahyedildi.'”
49
قَالَ فَمَنْ رَبُّكُمَا يَا مُوسٰى
“Kâle fe men rabbukumâ yâ mûsâ.”
Firavun, “Sizin Rabbiniz kimdir ey Musa?” dedi.
50
قَالَ رَبُّنَا الَّذ۪ٓي اَعْطٰى كُلَّ شَيْءٍ خَلْقَهُ ثُمَّ هَدٰى
“Kâle rabbunellezî a’tâ kulle şey’in halkahu summe hedâ.”
Musa, “Rabbimiz, her şeye yaratılışını veren, sonra da doğru yolu gösterendir” dedi.
TÂHÂ SURESİ (ARA BÖLÜM)
(51 – 70. Ayetler)71
قَالَ اٰمَنْتُمْ لَهُ قَبْلَ اَنْ اٰذَنَ لَكُمْۜ اِنَّهُ لَكَبِيرُكُمُ الَّذِي عَلَّمَكُمُ السِّحْرَۚ فَلَاُقَطِّعَنَّ اَيْدِيَكُمْ وَاَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ وَلَاُصَلِّبَنَّكُمْ فِي جُذُوعِ النَّخْلِۖ وَلَتَعْلَمُنَّ اَيُّنَٓا اَشَدُّ عَذَابًا وَاَبْقٰى
“Kâle âmentum lehu kable en âzene lekum, innehu le kebîrukumullezî allemekumus sihr, fe le ukattıanne eydiyekum ve erculekum min hılâfin ve le usallibennekum fî cuzûın nahli ve le ta’lemunne eyyunâ eşeddu azâben ve ebkâ.”
(Firavun) dedi ki: “Ben size izin vermeden ona iman mı ettiniz? Şüphesiz o, size sihri öğreten büyüğünüzdür. Andolsun, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve sizi hurma kütüklerine asacağım. Hangimizin azabının daha şiddetli ve daha kalıcı olduğunu mutlaka bileceksiniz.”
72
قَالُوا لَنْ نُؤْثِرَكَ عَلٰى مَا جَٓاءَنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالَّذِي فَطَرَنَا فَاقْضِ مَا اَنْتَ قَاضٍۜ اِنَّمَا تَقْضِي هٰذِهِ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَاۜ
“Kâlû len nu’sirake alâ mâ câenâ minel beyyinâti vellezî fetaranâ fakdı mâ ente kâd, innemâ takdî hâzihil hayâted dunyâ.”
Dediler ki: “Bize gelen apaçık delillere ve bizi yaratana seni asla tercih etmeyeceğiz. Artık ne hüküm vereceksen ver. Sen ancak bu dünya hayatında hüküm verirsin.”
73
اِنَّٓا اٰمَنَّا بِرَبِّنَا لِيَغْفِرَ لَنَا خَطَايَانَا وَمَٓا اَكْرَهْتَنَا عَلَيْهِ مِنَ السِّحْرِۜ وَاللّٰهُ خَيْرٌ وَاَبْقٰى
“İnnâ âmennâ bi rabbinâ li yagfira lenâ hatâyânâ ve mâ ekrahtenâ aleyhi mines sihr, vallâhu hayrun ve ebkâ.”
“Şüphesiz biz, hatalarımızı ve bize zorla yaptırdığın sihri bağışlaması için Rabbimize iman ettik. Allah daha hayırlı ve daha kalıcıdır.”
74
اِنَّهُ مَنْ يَأْتِ رَبَّهُ مُجْرِمًا فَاِنَّ لَهُ جَهَنَّمَۜ لَا يَمُوتُ فِيهَا وَلَا يَحْيٰى
“İnnehu men ye’ti rabbehu mucrimen fe inne lehu cehennem, lâ yemûtu fîhâ ve lâ yahyâ.”
Şüphesiz kim Rabbine suçlu olarak gelirse, onun için cehennem vardır. Orada ne ölür ne de yaşar.
75
وَمَنْ يَأْتِه۪ مُؤْمِنًا قَدْ عَمِلَ الصَّالِحَاتِ فَاُولٰٓئِكَ لَهُمُ الدَّرَجَاتُ الْعُلٰىۙ
“Ve men ye’tihî mu’minen kad amiles sâlihâti fe ulâike lehumud derecâtul ulâ.”
Kim de O’na salih ameller işlemiş bir mümin olarak gelirse, işte onlar için yüksek dereceler vardır.
76
جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَاۜ وَذٰلِكَ جَزٰؤُا مَنْ تَزَكّٰى۟
“Cennâtu adnin tecrî min tahtihel enhâru hâlidîne fîhâ, ve zâlike cezâu men tezekkâ.”
Altlarından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları Adn cennetleri. İşte bu, (günahlardan) arınanların mükâfatıdır.
77
وَلَقَدْ اَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اَنْ اَسْرِ بِعِبَادِي فَاضْرِبْ لَهُمْ طَرِيقًا فِي الْبَحْرِ يَبَسًاۙ لَا تَخَافُ دَرَكًا وَلَا تَخْشٰى
“Ve lekad evhaynâ ilâ mûsâ en esri bi ıbâdî fadrib lehum tarîkan fîl bahri yebesâ, lâ tehâfu dereken ve lâ tahşâ.”
Andolsun, biz Musa’ya: “Kullarımı geceleyin yürüt. (Asanla) vurarak denizde onlar için kuru bir yol aç. (Firavun tarafından) yakalanmaktan korkma, (boğulmaktan) endişe etme!” diye vahyettik.
78
فَاَتْبَعَهُمْ فِرْعَوْنُ بِجُنُودِه۪ فَغَشِيَهُمْ مِنَ الْيَمِّ مَا غَشِيَهُمْۜ
“Fe etbeahum fir’avnu bi cunûdihî fe gaşiyehum minel yemmi mâ gaşiyehum.”
Firavun ordularıyla hemen onları takip etti. Denizden onları saran sarıverdi (boğulup gittiler).
79
وَاَضَلَّ فِرْعَوْنُ قَوْمَهُ وَمَا هَدٰى
“Ve edalle fir’avnu kavmehu ve mâ hedâ.”
Firavun kavmini saptırdı, doğru yola iletmedi.
80
يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓاءِيلَ قَدْ اَنْجَيْنَاكُمْ مِنْ عَدُوِّكُمْ وَوَاعَدْنَاكُمْ جَانِبَ الطُّورِ الْاَيْمَنَ وَنَزَّلْنَا عَلَيْكُمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوٰى
“Yâ benî isrâîle kad enceynâkum min aduvvikum ve vâadnâkum cânibet tûril eymene ve nezzelnâ aleykumul menne ves selvâ.”
Ey İsrailoğulları! Sizi düşmanınızdan kurtardık. Tûr’un sağ tarafında (Musa ile konuşmak üzere) size vaad verdik ve üzerinize kudret helvası ile bıldırcın indirdik.
81
كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَلَا تَطْغَوْا فِيهِ فَيَحِلَّ عَلَيْكُمْ غَضَب۪يۚ وَمَنْ يَحْلِلْ عَلَيْهِ غَضَب۪ي فَقَدْ هَوٰى
“Kulû min tayyibâti mâ razaknâkum ve lâ tatgav fîhi fe yahılle aleykum gadabî, ve men yahlil aleyhi gadabî fe kad hevâ.”
Size rızık olarak verdiğimiz temiz şeylerden yiyin, bu hususta azgınlık etmeyin (nankörlük yapmayın). Yoksa gazabım üzerinize iner. Kimin üzerine gazabım inerse, o artık helak olmuştur.
82
وَاِنّ۪ي لَغَفَّارٌ لِمَنْ تَابَ وَاٰمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا ثُمَّ اهْتَدٰى
“Ve innî le gaffârun li men tâbe ve âmene ve amile sâlihan summehtedâ.”
Şüphesiz ben, tövbe eden, iman eden, salih amel işleyen ve sonra da doğru yolda sebat eden kimseyi çokça bağışlarım.
83
وَمَٓا اَعْجَلَكَ عَنْ قَوْمِكَ يَا مُوسٰى
“Ve mâ a’celeke an kavmike yâ mûsâ.”
“Seni kavminden (ayırıp) aceleyle getiren nedir ey Musa?”
84
قَالَ هُمْ اُولَٓاءِ عَلٰٓى اَثَر۪ي وَعَجِلْتُ اِلَيْكَ رَبِّ لِتَرْضٰى
“Kâle hum ulâi alâ eserî ve aciltu ileyke rabbi li terdâ.”
Musa dedi ki: “Onlar da benim izimdeler. Ben, hoşnut olasın diye sana acele geldim Rabbim!”
85
قَالَ فَاِنَّا قَدْ فَتَنَّا قَوْمَكَ مِنْ بَعْدِكَ وَاَضَلَّهُمُ السَّامِرِيُّ
“Kâle fe innâ kad fetennâ kavmeke min ba’dike ve edallehumus sâmiriyy.”
Allah buyurdu: “Şüphesiz biz senden sonra kavmini denedik. Sâmirî onları saptırdı.”
86
فَرَجَعَ مُوسٰٓى اِلٰى قَوْمِه۪ غَضْبَانَ اَسِفًاۚ قَالَ يَا قَوْمِ اَلَمْ يَعِدْكُمْ رَبُّكُمْ وَعْدًا حَسَنًاۜ اَفَطَالَ عَلَيْكُمُ الْعَهْدُ اَمْ اَرَدْتُمْ اَنْ يَحِلَّ عَلَيْكُمْ غَضَبٌ مِنْ رَبِّكُمْ فَاَخْلَفْتُمْ مَوْعِد۪ي
“Fe recea mûsâ ilâ kavmihî gadbâne esifâ, kâle yâ kavmi e lem yaidkum rabbukum va’den hasenâ, e fe tâle aleykumul ahdu em eradtum en yahılle aleykum gadabun min rabbikum fe ahleftum mev’ıdî.”
Musa, öfkeli ve üzgün olarak kavmine döndü. Dedi ki: “Ey kavmim! Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmadı mı? (Ayrılığımdan sonra) süre mi size uzun geldi? Yoksa Rabbinizden bir gazabın üzerinize inmesini mi istediniz de bana verdiğiniz sözden döndünüz?”
87
قَالُوا مَٓا اَخْلَفْنَا مَوْعِدَكَ بِمَلْكِنَا وَلٰكِنَّا حُمِّلْنَٓا اَوْزَارًا مِنْ ز۪ينَةِ الْقَوْمِ فَقَذَفْنَاهَا فَكَذٰلِكَ اَلْقَى السَّامِرِيُّۙ
“Kâlû mâ ahlefnâ mev’ıdeke bi melkinâ ve lâkinnâ hummilnâ evzâran min zînetil kavmi fe kazefnâhâ fe kezâlike elkas sâmiriyy.”
Dediler ki: “Biz sana verdiğimiz sözden kendi gücümüzle (isteğimizle) dönmedik. Fakat biz o kavmin (Mısırlıların) zinet eşyalarından birtakım ağırlıklar yüklenmiştik. Onları (ateşe) attık. Sâmirî de (kendi mücevheratını) böylece attı.”
88
فَاَخْرَجَ لَهُمْ عِجْلًا جَسَدًا لَهُ خُوَارٌ فَقَالُوا هٰذَٓا اِلٰهُكُمْ وَاِلٰهُ مُوسٰى فَنَسِيَۜ
“Fe ahrece lehum iclen ceseden lehu huvârun fe kâlû hâzâ ilâhukum ve ilâhu mûsâ fe nesiy.”
Derken (Sâmirî) onlara, (böğürme gibi) sesi olan bir buzağı heykeli çıkardı. (Ona uyanlar): “İşte bu sizin de ilahınızdır, Musa’nın da ilahıdır, fakat o unuttu” dediler.
89
اَفَلَا يَرَوْنَ اَلَّا يَرْجِعُ اِلَيْهِمْ قَوْلًاۙ وَلَا يَمْلِكُ لَهُمْ ضَرًّا وَلَا نَفْعًا۟
“E fe lâ yeravne ellâ yerciu ileyhim kavlâ, ve lâ yemliku lehum darran ve lâ nef’â.”
Görmüyorlar mıydı ki, o (buzağı) onlara bir sözle karşılık veremiyor, onlara ne bir zarar ne de bir fayda verebiliyordu?
90
وَلَقَدْ قَالَ لَهُمْ هَارُونُ مِنْ قَبْلُ يَا قَوْمِ اِنَّمَا فُتِنْتُمْ بِه۪ۚ وَاِنَّ رَبَّكُمُ الرَّحْمٰنُ فَاتَّبِعُون۪ي وَاَط۪يعُٓوا اَمْر۪ي
“Ve lekad kâle lehum hârûnu min kablu yâ kavmi innemâ futintum bih, ve inne rabbekumur rahmânu fettebiûnî ve etîû emrî.”
Andolsun, Harun daha önce onlara: “Ey kavmim! Siz bununla ancak imtihan edildiniz. Şüphesiz sizin Rabbiniz Rahmân’dır. Bana uyun ve emrime itaat edin” demişti.
91
قَالُوا لَنْ نَبْرَحَ عَلَيْهِ عَاكِف۪ينَ حَتّٰى يَرْجِعَ اِلَيْنَا مُوسٰى
“Kâlû len nebraha aleyhi âkifîne hattâ yercia ileynâ mûsâ.”
Onlar: “Musa bize dönünceye kadar ona tapmaya devam edeceğiz” dediler.
92
قَالَ يَا هَارُونُ مَا مَنَعَكَ اِذْ رَاَيْتَهُمْ ضَلُّٓواۙ
“Kâle yâ hârûnu mâ meneake iz raeytehum dallû.”
(Musa dönünce) dedi ki: “Ey Harun! Onların saptığını gördüğün zaman seni ne engelledi?”
93
اَلَّا تَتَّبِعَنِۜ اَفَعَصَيْتَ اَمْر۪ي
“Ellâ tettebian, e fe asayte emrî.”
“Neden bana uymadın? Emrime karşı mı geldin?”
94
قَالَ يَبْنَؤُمَّ لَا تَأْخُذْ بِلِحْيَت۪ي وَلَا بِرَأْس۪يۚ اِنّ۪ي خَشِيتُ اَنْ تَقُولَ فَرَّقْتَ بَيْنَ بَن۪ٓي اِسْرَٓاءِيلَ وَلَمْ تَرْقُبْ قَوْل۪ي
“Kâle yebne umme lâ te’huz bi lihyetî ve lâ bi ra’sî, innî haşîtu en tekûle ferrakte beyne benî isrâîle ve lem terkub kavlî.”
Harun: “Ey anamın oğlu! Sakalımı ve başımı (saçımı) tutma. Ben senin, ‘İsrailoğulları arasına ayrılık soktun, sözüme bakmadın’ demenden korktum” dedi.
95
قَالَ فَمَا خَطْبُكَ يَا سَامِرِيُّ
“Kâle fe mâ hatbuke yâ sâmiriyy.”
Musa: “Senin zorun neydi ey Sâmirî?” dedi.
96
قَالَ بَصُرْتُ بِمَا لَمْ يَبْصُرُوا بِh۪ فَقَبَضْتُ قَبْضَةً مِنْ اَثَرِ الرَّسُولِ فَنَبَذْتُهَا وَكَذٰلِكَ سَوَّلَتْ ل۪ي نَفْس۪ي
“Kâle basurtu bi mâ lem yebsurû bihî fe kabadtu kabdaten min eserir resûli fe nebeztuhâ ve kezâlike sevvelet lî nefsî.”
Sâmirî: “Ben onların görmediklerini gördüm. Elçinin (Cebrail’in) izinden bir avuç (toprak) alıp (erimiş mücevheratın içine) attım. Nefsim bana bunu hoş gösterdi” dedi.
97
قَالَ فَاذْهَبْ فَاِنَّ لَكَ فِي الْحَيٰوةِ اَنْ تَقُولَ لَا مِسَاسَۖ وَاِنَّ لَكَ مَوْعِدًا لَنْ تُخْلَفَهُۚ وَانْظُرْ اِلٰٓى اِلٰهِكَ الَّذ۪ي ظَلْتَ عَلَيْهِ عَاكِفًاۚ لَنُحَرِّقَنَّهُ ثُمَّ لَنَنْسِفَنَّهُ فِي الْيَمِّ نَسْفًا
“Kâle fezheb fe inne leke fîl hayâti en tekûle lâ misâse ve inne leke mev’ıden len tuhlefeh, vanzur ilâ ilâhikellezî zalte aleyhi âkifâ, le nuharrikannehu summe le nensifennehu fîl yemmi nesfâ.”
Musa dedi ki: “Haydi git! Artık hayatın boyunca (insanlara) ‘Bana dokunmayın!’ demen (ve yalnız yaşaman) senin cezan olacaktır. Ayrıca senin için asla kaçamayacağın bir ceza günü daha vardır. Tapıp durduğun ilahına bak! Onu mutlaka yakacağız, sonra da küllerini denize savuracağız.”
98
اِنَّمَٓا اِلٰهُكُمُ اللّٰهُ الَّذ۪ي لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ وَسِعَ كُلَّ شَيْءٍ عِلْمًا
“İnnemâ ilâhukumullâhullezî lâ ilâhe illâ hu, vesia kulle şey’in ilmâ.”
Sizin ilahınız ancak kendisinden başka ilah olmayan Allah’tır. O, ilmiyle her şeyi kuşatmıştır.
99
كَذٰلِكَ نَقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ اَنْبَٓاءِ مَا قَدْ سَبَقَۚ وَقَدْ اٰتَيْنَاكَ مِنْ لَدُنَّا ذِكْرًا
“Kezâlike nakussu aleyke min enbâi mâ kad sebak, ve kad âteynâke min ledunnâ zikrâ.”
(Ey Muhammed!) İşte sana geçmişlerin haberlerinden bir kısmını böylece anlatıyoruz. Şüphe yok ki, sana katımızdan bir zikir (Kur’an) verdik.
100
مَنْ اَعْرَضَ عَنْهُ فَاِنَّهُ يَحْمِلُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وِزْرًاۙ
“Men a’rada anhu fe innehu yahmilu yevmel kıyâmeti vizrâ.”
Kim ondan yüz çevirirse, şüphesiz o, kıyamet günü bir günah yükü yüklenecektir.
101
خَالِد۪ينَ ف۪يهِۜ وَسَٓاءَ لَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ حِمْلًاۙ
“Hâlidîne fîh, ve sâe lehum yevmel kıyâmeti himlâ.”
Devamlı o azabın içinde kalacaklar. Kıyamet günü onlar için ne kötü bir yüktür o!
102
يَوْمَ يُنْفَخُ فِي الصُّورِ وَنَحْشُرُ الْمُجْرِم۪ينَ يَوْمَئِذٍ زُرْقًاۚ
“Yevme yunfehu fîs sûri ve nahşurul mucrimîne yevmeizin zurkâ.”
Sûr’a üfürüldüğü gün… Biz o gün suçluları, gözleri (korkudan) göğermiş olarak toplarız.
103
يَتَخَافَتُونَ بَيْنَهُمْ اِنْ لَبِثْتُمْ اِلَّا عَشْرًا
“Yetehâfetûne beynehum in lebistum illâ aşrâ.”
Aralarında, “(Dünyada) sadece on (gün) kaldınız” diye fısıldaşırlar.
104
نَحْنُ اَعْلَمُ بِمَا يَقُولُونَ اِذْ يَقُولُ اَمْثَلُهُمْ طَر۪يقَةً اِنْ لَبِثْتُمْ اِلَّا يَوْمًا۟
“Nahnu a’lemu bi mâ yekûlûne iz yekûlu emseluhum tarîkaten in lebistum illâ yevmâ.”
Onların ne diyeceklerini biz daha iyi biliriz. O zaman, yolu en doğru olanları, “Siz sadece bir gün kaldınız” diyecektir.
105
وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْجِبَالِ فَقُلْ يَنْسِفُهَا رَبّ۪ي نَسْفًاۙ
“Ve yes’elûneke anil cibâli fe kul yensifuhâ rabbî nesfâ.”
Sana dağları soruyorlar. De ki: “Rabbim onları ufalayıp savuracak.”
106
فَيَذَرُهَا قَاعًا صَفْصَفًاۙ
“Fe yezeruhâ kâan safsafâ.”
“Böylece yerlerini dümdüz, bomboş bırakacaktır.”
107
لَا تَرٰى ف۪يهَا عِوَجًا وَلَا اَمْتًاۜ
“Lâ terâ fîhâ ivecen ve lâ emtâ.”
“Orada ne bir çukur, ne de bir tümsek göreceksin.”
108
يَوْمَئِذٍ يَتَّبِعُونَ الدَّاعِيَ لَا عِوَجَ لَهُۚ وَخَشَعَتِ الْاَصْوَاتُ لِلرَّحْمٰنِ فَلَا تَسْمَعُ اِلَّا هَمْسًا
“Yevmeizin yettebiûned dâıye lâ ivece leh, ve haşeati el asvâtu lir rahmâni fe lâ tesmeu illâ hemsâ.”
O gün, hiçbiri sapmadan o davetçiye (İsrafil’e) uyarlar. Rahmân’ın azametinden dolayı sesler kısılmıştır. Artık fısıltıdan başka bir şey işitemezsin.
109
يَوْمَئِذٍ لَا تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ اِلَّا مَنْ اَذِنَ لَهُ الرَّحْمٰنُ وَرَضِيَ لَهُ قَوْلًا
“Yevmeizin lâ tenfeuş şefâatu illâ men ezine lehur rahmânu ve radiye lehu kavlâ.”
O gün, Rahmân’ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseden başkasının şefaati fayda vermez.
110
يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا يُح۪يطُونَ بِh۪ عِلْمًا
“Ya’lemu mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum ve lâ yuhîtûne bihî ilmâ.”
Allah, onların önlerindekini de arkalarındakini de (yaptıklarını ve yapacaklarını) bilir. Onlar ise O’nu ilmen kavrayamazlar.
111
وَعَنَتِ الْوُجُوهُ لِلْحَيِّ الْقَيُّومِۜ وَقَدْ خَابَ مَنْ حَمَلَ ظُلْمًا
“Ve anetil vucûhu lil hayyil kayyûm, ve kad hâbe men hamele zulmâ.”
Bütün yüzler, Hayy (diri) ve Kayyûm (her şeyi ayakta tutan) olan Allah’a boyun eğmiştir. Zulüm yüklenen ise hüsrana uğramıştır.
112
وَمَنْ يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتِ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَا يَخَافُ ظُلْمًا وَلَا هَضْمًا
“Ve men ya’mel mines sâlihâti ve huve mu’minun fe lâ yehâfu zulmen ve lâ hadmâ.”
Kim mümin olarak salih ameller işlerse, o ne bir haksızlıktan ne de hakkının eksik verilmesinden korkar.
113
وَكَذٰلِكَ اَنْزَلْنَاهُ قُرْاٰنًا عَرَبِيًّا وَصَرَّفْنَا ف۪يهِ مِنَ الْوَع۪يدِ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ اَوْ يُحْدِثُ لَهُمْ ذِكْرًا
“Ve kezâlike enzelnâhu kur’ânen arabiyyen ve sarrafnâ fîhi minel vaîdi leallehum yettekûne ev yuhdisu lehum zikrâ.”
İşte böylece biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik ve onda tehditleri tekrar tekrar açıkladık. Belki sakınırlar, yahut (Kur’an) onlara bir ibret (düşünce) verir diye.
114
فَتَعَالَى اللّٰهُ الْمَلِكُ الْحَقُّۚ وَلَا تَعْجَلْ بِالْقُرْاٰنِ مِنْ قَبْلِ اَنْ يُقْضٰٓى اِلَيْكَ وَحْيُهُۘ وَقُلْ رَبِّ زِدْن۪ي عِلْمًا
“Fe teâlâllâhul melikul hakk, ve lâ ta’cel bil kur’âni min kabli en yukdâ ileyke vahyuhu ve kul rabbi zidnî ilmâ.”
Gerçek hükümdar olan Allah yücedir. (Ey Muhammed!) Sana vahyi tamamlanmadan önce Kur’an’ı okumakta acele etme ve “Rabbim! İlmimi artır” de.
115
وَلَقَدْ عَهِدْنَٓا اِلٰٓى اٰدَمَ مِنْ قَبْلُ فَنَسِيَ وَلَمْ نَجِدْ لَهُ عَزْمًا۟
“Ve lekad ahidnâ ilâ âdeme min kablu fe nesiye ve lem necid lehu azmâ.”
Andolsun, biz bundan önce Âdem’e de ahit (emir) vermiştik; fakat o unuttu. Biz onda bir kararlılık bulmadık.
116
وaِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ اَبٰى
“Ve iz kulnâ lil melâiketiscudû li âdeme fe secedû illâ iblîs, ebâ.”
Hani meleklere, “Âdem’e secde edin” demiştik de İblis hariç hepsi secde etmişti. O ise diretti.
117
فَقُلْنَا يَا اٰدَمُ اِنَّ هٰذَا عَدُوٌّ لَكَ وَلِزَوْجِكَ فَلَا يُخْرِجَنَّكُمَا مِنَ الْجَنَّةِ فَتَشْقٰى
“Fe kulnâ yâ âdemu inne hâzâ aduvvun leke ve li zevcike fe lâ yuhricennekumâ minel cenneti fe teşkâ.”
Bunun üzerine dedik ki: “Ey Âdem! Şüphesiz bu, sana ve eşine düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın; sonra mutsuz olursun.”
118
اِنَّ لَكَ اَلَّا تَجُوعَ ف۪يهَا وَلَا تَعْرٰىۙ
“İnne leke ellâ tecûa fîhâ ve lâ ta’râ.”
“Şüphesiz senin için orada aç kalmak, çıplak kalmak yoktur.”
119
وَاَنَّكَ لَا تَظْمَؤُا ف۪يهَا وَلَا تَضْحٰى
“Ve enneke lâ tazmeu fîhâ ve lâ tadhâ.”
“Ve orada ne susarsın ne de güneşin sıcağında kalırsın.”
120
فَوَسْوَسَ اِلَيْهِ الشَّيْطَانُ قَالَ يَا اٰدَمُ هَلْ اَدُلُّكَ عَلٰى شَجَرَةِ الْخُلْدِ وَمُلْكٍ لَا يَبْلٰى
“Fe vesvese ileyhiş şeytânu kâle yâ âdemu hel edulluke alâ şeceratil huldi ve mulkin lâ yeblâ.”
Derken şeytan ona vesvese verdi: “Ey Âdem! Sana sonsuzluk ağacını ve çökmesi olmayan bir saltanatı göstereyim mi?” dedi.
121
فَاَكَلَا مِنْهَا فَبَدَتْ لَهُمَا سَوْاٰتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِنْ وَرَقِ الْجَنَّةِ وَعَصٰى اٰدَمُ رَبَّهُ فَغَوٰىۖ
“Fe ekelâ minhâ fe bedet lehumâ sev’âtuhumâ ve tafikâ yahsıfâni aleyhimâ min varakıl cenneh, ve asâ âdemu rabbehu fe gavâ.”
Bunun üzerine ikisi de o ağaçtan yediler. Hemen ayıp yerleri kendilerine açılıverdi. Üzerlerini cennet yapraklarıyla örtmeye başladılar. Âdem Rabbine asi oldu ve yolunu şaşırdı.
122
ثُمَّ اجْتَبٰيهُ رَبُّهُ فَتَابَ عَلَيْهِ وَهَدٰى
“Summectebâhu rabbuhu fe tâbe aleyhi ve hedâ.”
Sonra Rabbi onu seçti, tövbesini kabul etti ve ona doğru yolu gösterdi.
123
قَالَ اهْبِطَا مِنْهَا جَم۪يعًا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّۚ فَاِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ مِنّ۪ي هُدًى فَمَنِ اتَّبَعَ هُدَايَ فَلَا يَضِلُّ وَلَا يَشْقٰى
“Kâlehbitâ minhâ cemîan ba’dukum li ba’dın aduvv, fe immâ ye’tiyennekum minnî huden fe menittebea hudâye fe lâ yadıllu ve lâ yeşkâ.”
Allah şöyle dedi: “Birbirinize düşman olarak hepiniz oradan inin! Benden size bir hidayet (rehber) geldiği zaman, kim hidayetime uyarsa artık o sapmaz ve mutsuz olmaz.”
124
وَمَنْ اَعْرَضَ عَنْ ذِكْر۪ي فَاِنَّ لَهُ مَع۪يشَةً ضَنْكًا وَنَحْشُرُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ اَعْمٰى
“Ve men a’rada an zikrî fe inne lehu maîşeten danken ve nahşuruhu yevmel kıyâmeti a’mâ.”
“Kim de beni anmaktan yüz çevirirse, şüphesiz onun için dar bir geçim vardır ve biz onu kıyamet günü kör olarak haşrederiz.”
125
قَالَ رَبِّ لِمَ حَشَرْتَن۪ي اَعْمٰى وَقَدْ كُنْتُ بَص۪يرًا
“Kâle rabbi lime haşertenî a’mâ ve kad kuntu basîrâ.”
O: “Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Oysa ben (dünyada) gören biriydim” der.
126
قَالَ كَذٰلِكَ اَتَتْكَ اٰيَاتُنَا فَنَس۪يتَهَاۚ وَكَذٰلِكَ الْيَوْمَ تُنْسٰى
“Kâle kezâlike etetke âyâtunâ fe nesîtehâ, ve kezâlikel yevme tunsâ.”
Allah buyurur: “İşte böyle. Sana âyetlerimiz geldi de sen onları unuttun. Bugün de aynı şekilde sen unutuluyorsun.”
127
وَكَذٰلِكَ نَجْز۪ي مَنْ اَسْرَفَ وَلَمْ يُؤْمِنْ بِاٰيَاتِ رَبِّه۪ۜ وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَشَدُّ وَاَبْقٰى
“Ve kezâlike neczî men esrafe ve lem yu’min bi âyâti rabbih, ve le azâbul âhırati eşeddu ve ebkâ.”
Haddi aşan ve Rabbinin âyetlerine inanmayanları işte böyle cezalandırırız. Şüphesiz ahiret azabı daha şiddetli ve daha süreklidir.
128
اَفَلَمْ يَهْدِ لَهُمْ كَمْ اَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنَ الْقُرُونِ يَمْشُونَ ف۪ي مَسَاكِنِهِمْۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِاُو۬لِي النُّهٰى۟
“E fe lem yehdi lehum kem ehleknâ kablehum minel kurûni yemşûne fî mesâkinihim, inne fî zâlike le âyâtin li ulîn nuhâ.”
Kendilerinden önce nice nesilleri helak etmiş olmamız onları doğru yola iletmedi mi? (Oysa) onların yurtlarında dolaşıp duruyorlar. Şüphesiz bunda akıl sahipleri için ibretler vardır.
129
وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَكَانَ لِزَامًا وَاَجَلٌ مُسَمًّى
“Ve lev lâ kelimetun sebekat min rabbike le kâne lizâmen ve ecelun musemmâ.”
Eğer Rabbinden daha önce (azabın ertelenmesine dair) bir söz geçmiş ve belirlenmiş bir süre olmasaydı, (azap) onlar için kaçınılmaz olurdu.
130
فَاصْبِرْ عَلٰى مَا يَقُولُونَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ غُرُوبِهَاۚ وَمِنْ اٰنَٓائِ الَّيْلِ فَسَبِّحْ وَاَطْرَافَ النَّهَارِ لَعَلَّكَ تَرْضٰى
“Fasbir alâ mâ yekûlûne ve sebbih bi hamdi rabbike kable tulûış şemsi ve kable gurûbihâ, ve min ânâil leyli fe sebbih ve etrâfen nehâri lealleke terdâ.”
O halde, onların söylediklerine sabret. Güneş doğmadan önce ve batmadan önce Rabbini hamd ile tesbih et. Gece saatlerinde ve gündüzün uçlarında da tesbih et ki hoşnut olasın.
131
وَلَا تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ اِلٰى مَا مَتَّعْنَا بِه۪ٓ اَزْوَاجًا مِنْهُمْ زَهْرَةَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۙ لِنَفْتِنَهُمْ ف۪يهِۜ وَرِزْقُ رَبِّكَ خَيْرٌ وَاَبْقٰى
“Ve lâ temuddenne ayneyke ilâ mâ metta’nâ bihî ezvâcen minhum zehratel hayâtid dunyâ li neftinehum fîh, ve rızku rabbike hayrun ve ebkâ.”
Onlardan bazı zümrelere, kendilerini denemek için dünya hayatının süsü olarak verdiğimiz şeylere gözlerini dikme. Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha kalıcıdır.
132
وَأْمُرْ اَهْلَكَ بِالصَّلٰوةِ وَاصْطَبِرْ عَلَيْهَاۜ لَا نَسْـَٔلُكَ رِزْقًاۜ نَحْنُ نَرْزُقُكَۜ وَالْعَاقِبَةُ لِلتَّقْوٰى
“Ve’mur ehleke bis salâti vastabir aleyhâ, lâ nes’eluke rızkâ, nahnu nerzukuk, vel âkıbetu lit takvâ.”
Ailene namazı emret ve kendin de ona sabırla devam et. Senden rızık istemiyoruz; seni biz rızıklandırıyoruz. Güzel sonuç, takva sahiplerinindir.
133
وَقَالُوا لَوْلَا يَأْت۪ينَا بِاٰيَةٍ مِنْ رَبِّه۪ۜ اَوَلَمْ تَأْتِهِمْ بَيِّنَةُ مَا فِي الصُّحُفِ الْاُولٰى
“Ve kâlû lev lâ ye’tînâ bi âyetin min rabbih, e ve lem te’tihim beyyinetu mâ fîs suhufil ûlâ.”
Dediler ki: “Rabbinden bize bir mucize getirseydi ya!” Önceki kitaplardaki apaçık deliller onlara gelmedi mi?
134
وَلَوْ اَنَّٓا اَهْلَكْنَاهُمْ بِعَذَابٍ مِنْ قَبْلِه۪ لَقَالُوا رَبَّنَا لَوْلَٓا اَرْسَلْتَ اِلَيْنَا رَسُولًا فَنَتَّبِعَ اٰيَاتِكَ مِنْ قَبْلِ اَنْ نَذِلَّ وَنَخْزٰى
“Ve lev ennâ ehleknâhum bi azâbin min kablihî le kâlû rabbenâ lev lâ erselte ileynâ resûlen fe nettebia âyâtike min kabli en nezille ve nahzâ.”
Eğer biz onları, ondan (Peygamber’den) önce bir azapla helak etseydik, mutlaka: “Rabbimiz! Bize bir peygamber gönderseydin de, alçalmadan ve rezil olmadan önce âyetlerine uysaydık” derlerdi.
135
قُلْ كُلٌّ مُتَرَبِّصٌ فَتَرَبَّصُواۚ فَسَتَعْلَمُونَ مَنْ اَصْحَابُ الصِّرَاطِ السَّوِيِّ وَمَنِ اهْتَدٰى
“Kul kullun muterabbisun fe terabbesû, fe se ta’lemûne men ashâbus sırâtıs sevicci ve menihtedâ.”
De ki: “Herkes beklemektedir; siz de bekleyin. Kimin düzgün yolun sahipleri olduğunu, kimin doğru yolu bulduğunu yakında bileceksiniz.”
