MÜ’MİNÛN SURESİ
1. Bölüm (1-50. Ayetler)“Bana on ayet indirildi ki, kim onları hakkıyla yerine getirirse cennete girer.” (Peygamberimiz s.a.v. bunu söyledikten sonra Mü’minûn suresinin ilk 10 ayetini okudu.)
(Hadis-i Şerif – Tirmizî, Nesâî)📍 Mekki
🔢 118 Ayet
📖 18. Cüz
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
1
قَدْ اَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَۙ
“Kad eflehal mu’minûn.”
Müminler gerçekten kurtuluşa ermişlerdir.
2
اَلَّذِينَ هُمْ ف۪ي صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَۙ
“Ellezîne hum fî salâtihim hâşiûn.”
Onlar ki, namazlarında huşu içindedirler.
3
وَالَّذِينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُونَۙ
“Vellezîne hum anil lagvi mu’ridûn.”
Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler.
4
وَالَّذِينَ هُمْ لِلزَّكٰوةِ فَاعِلُونَۙ
“Vellezîne hum liz zekâti fâılûn.”
Onlar ki, zekâtı (temizlenmeyi) yerine getirirler.
5
وَالَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَۙ
“Vellezîne hum li furûcihim hâfızûn.”
Onlar ki, iffetlerini korurlar.
6
اِلَّا عَلٰٓى اَزْوَاجِهِمْ اَوْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُمْ فَاِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُومِينَۚ
“İllâ alâ ezvâcihim ev mâ meleket eymânuhum fe innehum gayru melûmîn.”
Ancak eşleri ve ellerinin altında bulunan cariyeleri hariç. (Bunlarla ilişkilerinden dolayı) kınanmazlar.
7
فَمَنِ ابْتَغٰى وَرَٓاءَ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْعَادُونَۜ
“Fe menibtegâ verâe zâlike fe ulâike humul âdûn.”
Kim bunun ötesine geçmek isterse, işte onlar haddi aşanlardır.
8
وَالَّذِينَ هُمْ لِاَمَانَاتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ رَاعُونَۙ
“Vellezîne hum li emânâtihim ve ahdihim râûn.”
Onlar ki, emanetlerine ve verdikleri sözlere riayet ederler.
9
وَالَّذِينَ هُمْ عَلٰى صَلَوَاتِهِمْ يُحَافِظُونَۘ
“Vellezîne hum alâ salevâtihim yuhâfizûn.”
Onlar ki, namazlarına devam ederler.
10
اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْوَارِثُونَۙ
“Ulâike humul vârisûn.”
İşte onlar, varis olanların ta kendileridir.
11
اَلَّذ۪ينَ يَرِثُونَ الْفِرْدَوْسَۜ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
“Ellezîne yerisûnel firdevs, hum fîhâ hâlidûn.”
Onlar, Firdevs cennetine varis olurlar. Orada ebedi kalırlar.
12
وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ ط۪ينٍۙ
“Ve lekad halaknel insâne min sulâletin min tîn.”
Andolsun, biz insanı çamurdan süzülmüş bir özden yarattık.
13
ثُمَّ جَعَلْنَاهُ نُطْفَةً ف۪ي قَرَارٍ مَك۪ينٍۙ
“Summe cealnâhu nutfeten fî karârin mekîn.”
Sonra onu sağlam bir karar yerine (rahime) nutfe (sperm) olarak yerleştirdik.
14
ثُمَّ خَلَقْنَا النُّطْفَةَ عَلَقَةً فَخَلَقْنَا الْعَلَقَةَ مُضْغَةً فَخَلَقْنَا الْمُضْغَةَ عِظَامًا فَكَسَوْنَا الْعِظَامَ لَحْمًا ثُمَّ اَنْشَأْنَاهُ خَلْقًا اٰخَرَۜ فَتَبَارَكَ اللّٰهُ اَحْسَنُ الْخَالِقِينَۜ
“Summe halaknen nutfete alakaten fe halaknel alakate mudgaten fe halaknel mudgate ızâmen fe kesevnel ızâme lahmen summe enşe’nâhu halkan âhar, fe tebârakallâhu ahsenul hâlikîn.”
Sonra nutfeyi alaka (aşılanmış yumurta) yaptık. Ardından alakayı mudga (bir çiğnem et parçası) yaptık. Mudgayı kemiklere dönüştürdük. Sonra kemiklere et giydirdik. Nihayet onu bambaşka bir yaratık olarak ortaya çıkardık. Yaratanların en güzeli olan Allah’ın şanı ne yücedir!
15
ثُمَّ اِنَّكُمْ بَعْدَ ذٰلِكَ لَمَيِّتُونَۙ
“Summe innekum ba’de zâlike le meyyitûn.”
Sonra şüphesiz siz, bunun ardından mutlaka öleceksiniz.
16
ثُمَّ اِنَّكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ تُبْعَثُونَ
“Summe innekum yevmel kıyâmeti tub’asûn.”
Sonra şüphesiz siz, kıyamet günü tekrar diriltileceksiniz.
17
وَلَقَدْ خَلَقْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعَ طَرَٓائِقَ وَمَا كُنَّا عَنِ الْخَلْقِ غَافِلِينَ
“Ve lekad halaknâ fevkakum seb’a tarâika ve mâ kunnâ anil halkı gâfilîn.”
Andolsun, sizin üstünüzde yedi yol (yedi kat gök) yarattık. Biz yarattıklarımızdan habersiz değiliz.
18
وَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً بِقَدَرٍ فَاَسْكَنَّاهُ فِي الْاَرْضِ وَاِنَّا عَلٰى ذَهَابٍ بِه۪ لَقَادِرُونَۚ
“Ve enzelnâ mines semâi mâen bi kaderin fe eskennâhu fîl ardı ve innâ alâ zehâbin bihî le kâdirûn.”
Gökten de ölçüyle su indirdik ve onu yerde tuttuk. Elbette biz onu gidermeye de kadiriz.
19
فَاَنْشَاْنَا لَكُمْ بِه۪ جَنَّاتٍ مِنْ نَخِيلٍ وَاَعْنَابٍ۠ لَكُمْ ف۪يهَا فَوَاكِهُ كَث۪يرَةٌ وَمِنْهَا تَاْكُلُونَ
“Fe enşe’nâ lekum bihî cennâtin min nahîlin ve a’nâbin, lekum fîhâ fevâkihu kesîratun ve minhâ te’kulûn.”
İşte onunla sizin için nice hurma bahçeleri ve üzüm bağları meydana getirdik ki, onlarda sizin için çok meyveler vardır ve onlardan yersiniz.
20
وَشَجَرَةً تَخْرُجُ مِنْ طُورِ سَيْـنَٓاءَ تَنْبُتُ بِالدُّهْنِ وَصِبْغٍ لِلْاٰكِلِينَ
“Ve şeceraten tahrucu min tûri seynâe tenbutu bid duhni ve sıbgın lil âkilîn.”
Ve Tur-i Sina’da çıkan bir ağaç (zeytin) yarattık ki, yiyenler için yağ ve katık verir.
21
وَاِنَّ لَكُمْ فِي الْاَنْعَامِ لَعِبْرَةًۜ نُسْق۪يكُمْ مِمَّا ف۪ي بُطُونِهَا وَلَكُمْ ف۪يهَا مَنَافِعُ كَث۪يرَةٌ وَمِنْهَا تَاْكُلُونَۙ
“Ve inne lekum fîl en’âmi le ıbreh, nuskîkum mimmâ fî butûnihâ ve lekum fîhâ menâfiu kesîratun ve minhâ te’kulûn.”
Şüphesiz sizin için hayvanlarda da bir ibret vardır. Onların karınlarındakinden size içiririz. Onlarda sizin için daha birçok faydalar vardır ve onlardan yersiniz.
22
وَعَلَيْهَا وَعَلَى الْفُلْكِ تُحْمَلُونَ
“Ve aleyhâ ve alel fulki tuhmelûn.”
Onların üzerinde ve gemilerde de taşınırsınız.
23
وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا نُوحًا اِلٰى قَوْمِه۪ فَقَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُۜ اَفَلَا تَتَّقُونَ
“Ve lekad erselnâ nûhan ilâ kavmihî fe kâle yâ kavmi’budûllâhe mâ lekum min ilâhin gayruh, e fe lâ tettekûn.”
Andolsun, biz Nuh’u kendi kavmine gönderdik de onlara, ‘Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. Hâlâ O’na karşı gelmekten sakınmaz mısınız?’ dedi.
24
فَقَالَ الْمَلَؤُا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِه۪ مَا هٰذَٓا اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْۙ يُر۪يدُ اَنْ يَتَفَضَّلَ عَلَيْكُمْۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَاَنْزَلَ مَلٰٓئِكَةً مَا سَمِعْنَا بِهٰذَا ف۪ٓي اٰبَٓائِنَا الْاَوَّل۪ينَۙ
“Fe kâlel meleullezîne keferû min kavmihî mâ hâzâ illâ beşerun mislukum yurîdu en yetefaddale aleykum, ve lev şâallâhu le enzele melâiketen mâ semi’nâ bi hâzâ fî âbâinel evvelîn.”
Bunun üzerine, kavminden inkâr eden ileri gelenler şöyle dediler: ‘Bu, ancak sizin gibi bir insandır; size üstün gelmek istiyor. Eğer Allah dileseydi, (peygamber olarak) melekler indirirdi. Biz önceki atalarımızdan böyle bir şey duymadık.’
25
اِنْ هُوَ اِلَّا رَجُلٌ بِه۪ جِنَّةٌ فَتَرَبَّصُوا بِه۪ حَتّٰى ح۪ينٍ
“İn huve illâ raculun bihî cinnetun fe terabbesû bihî hattâ hîn.”
Bu, kendisinde delilik bulunan bir adamdan başkası değildir. Öyleyse bir süreye kadar onu gözetleyin.’
26
قَالَ رَبِّ انْصُرْن۪ي بِمَا كَذَّبُونِ
“Kâle rabbi’nsurnî bi mâ kezzebûn.”
Nuh, ‘Rabbim! Beni yalanlamalarına karşı bana yardım et’ dedi.
27
فَاَوْحَيْنَٓا اِلَيْهِ اَنِ اصْنَعِ الْفُلْكَ بِاَعْيُنِنَا وَوَحْيِنَا فَاِذَا جَٓاءَ اَمْرُنَا وَفَارَ التَّنُّورُۙ فَاسْلُكْ ف۪يهَا مِنْ كُلٍّ زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ وَاَهْلَكَ اِلَّا مَنْ سَبَقَ عَلَيْهِ الْقَوْلُ مِنْهُمْۚ وَلَا تُخَاطِبْن۪ي فِي الَّذ۪ينَ ظَلَمُواۚ اِنَّهُمْ مُغْرَقُونَ
“Fe evhaynâ ileyhi enisneıl fulke bi a’yuninâ ve vahyinâ fe izâ câe emrunâ ve fârat tennûru fesluk fîhâ min kullin zevceynisneyni ve ehleke illâ men sebeka aleyhil kavlu minhum, ve lâ tuhâtıbnî fîllezîne zalemû, innehum mugrakûn.”
Bunun üzerine biz ona, ‘Gözetimimiz altında ve vahyimizle gemiyi yap. Emrimiz gelip de tandır kaynamaya başlayınca, her (cins canlı)dan birer çift ile, içlerinden daha önce kendisi hakkında hüküm verilmiş olandan başka, aileni gemiye al. Zulmedenler hakkında benimle konuşma. Çünkü onlar kesinlikle boğulacaklardır’ diye vahyettik.
28
فَاِذَا اسْتَوَيْتَ اَنْتَ وَمَنْ مَعَكَ عَلَى الْفُلْكِ فَقُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي نَجّٰينَا مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ
“Fe izâsteveyte ente ve men meake alel fulki fe kulil hamdu lillâhillezî neccânâ minel kavmiz zâlimîn.”
Sen ve beraberindekiler gemiye yerleştiğiniz zaman, ‘Bizi zalimler topluluğundan kurtaran Allah’a hamdolsun’ de.
29
وَقُلْ رَبِّ اَنْزِلْن۪ي مُنْزَلًا مُبَارَكًا وَاَنْتَ خَيْرُ الْمُنْزِل۪ينَ
“Ve kul rabbi enzilnî munzelen mubâraken ve ente hayrul munzilîn.”
‘Rabbim! Beni bereketli bir yere indir. Sen indirenlerin en hayırlısısın’ de.
30
اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ وَاِنْ كُنَّا لَمُبْتَل۪ينَ
“İnne fî zâlike le âyâtin ve in kunnâ le mubtelîn.”
Şüphesiz bunda ibretler vardır. Gerçekten biz (kullarımızı) denemekteyiz.
31
ثُمَّ اَنْشَاْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ قَرْنًا اٰخَرِينَۙ
“Summe enşe’nâ min ba’dihim karnen âharîn.”
Sonra onların ardından başka bir nesil yarattık.
32
فَاَرْسَلْنَا ف۪يهِمْ رَسُولًا مِنْهُمْ اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُۜ اَفَلَا تَتَّقُونَ
“Fe erselnâ fîhim resûlen minhum eni’budûllâhe mâ lekum min ilâhin gayruh, e fe lâ tettekûn.”
Onlara da kendilerinden, ‘Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. Hâlâ O’na karşı gelmekten sakınmaz mısınız?’ diyen bir peygamber gönderdik.
33
وَقَالَ الْمَلَؤُا مِنْ قَوْمِهِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِلِقَٓاءِ الْاٰخِرَةِ وَاَتْرَفْنَاهُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۙ مَا هٰذَٓا اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْۙ مِنْهُ تَاْكُلُونَ وَمِنْهُ تَشْرَبُونَۙ
“Ve kâlel meleu min kavmihillezîne keferû ve kezzebû bi likâil âhırati ve etrafnâhum fîl hayâtid dunyâ mâ hâzâ illâ beşerun mislukum minhu te’kulûne ve minhu teşrabûn.”
Kavminden inkâr eden, ahirete kavuşmayı yalanlayan ve dünya hayatında kendilerini şımarttığımız ileri gelenler şöyle dediler: ‘Bu, sadece sizin gibi bir insandır; yediklerinizden yiyor, içtiklerinizden içiyor.’
34
وَلَئِنْ اَطَعْتُمْ بَشَرًا مِثْلَكُمْ اِنَّكُمْ اِذًا لَخَاسِرُونَ
“Ve lein eta’tum beşeran mislekum innekum izen le hâsirûn.”
‘Andolsun, kendiniz gibi bir insana uyarsanız, o zaman kesinlikle zarara uğrarsınız.’
35
اَيَعِدُكُمْ اَنَّكُمْ اِذَا مِتُّمْ وَكُنْتُمْ تُرَابًا وَعِظَامًا اَنَّكُمْ مُخْرَجُونَ
“E yaıdukum ennekum izâ mittum ve kuntum turâben ve ızâmen ennekum muhracûn.”
‘Size, öldüğünüz, toprak ve kemik haline geldiğiniz zaman sizin (tekrar diriltilip) mutlaka kabirlerinizden çıkarılacağınızı mı vaad ediyor?’
36
هَيْهَاتَ هَيْهَاتَ لِمَا تُوعَدُونَۙ
“Heyhâte heyhâte li mâ tûadûn.”
‘Heyhat! Size vaad edilen şey ne kadar da uzak!’
37
اِنْ هِيَ اِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا نَمُوتُ وَنَحْيَا وَمَا نَحْنُ بِمَبْعُوثِينَۙ
“İn hiye illâ hayâtuned dunyâ nemûtu ve nahyâ ve mâ nahnu bi meb’ûsîn.”
‘(Hayat) ancak dünya hayatımızdan ibarettir. Ölürüz ve yaşarız. Biz tekrar diriltilecek değiliz.’
38
اِنْ هُوَ اِلَّا رَجُلٌ اِفْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِبًا وَمَا نَحْنُ لَهُ بِمُؤْمِنِينَ
“İn huve illâ raculunifterâ alallâhi keziben ve mâ nahnu lehu bi mu’minîn.”
‘O, sadece Allah’a karşı yalan uyduran bir adamdır. Biz ona inanacak değiliz.’
39
فَكَذَّبُوهُ فَاَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ فَقَعَلْنَاهُمْ غُثَاءًۚ فَبُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ
“Fe kezzebûhu fe ehazethumus sayhatu fe cealnâhum gusâen fe bu’den lil kavmiz zâlimîn.”
Nihayet onu yalanladılar da kendilerini o korkunç ses yakaladı. Biz de onları sel süprüntüsü haline getirdik. Zalimler topluluğu, Allah’ın rahmetinden uzak olsun!
40
ثُمَّ اَنْشَاْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ قُرُونًا اٰخَرِينَۙ
“Summe enşe’nâ min ba’dihim kurûnen âharîn.”
Sonra onların ardından başka nesiller yarattık.
41
مَا تَسْبِقُ مِنْ اُمَّةٍ اَجَلَهَا وَمَا يَسْتَاْخِرُونَ
“Mâ tesbiku min ummetin ecelehâ ve mâ yeste’hırûn.”
Hiçbir ümmet, ecelini ne geçebilir ne de erteleyebilir.
42
ثُمَّ اَرْسَلْنَا رُسُلَنَا تَتْرَاۜ كُلَّ مَا جَٓاءَ اُمَّةً رَسُولُهَا كَذَّبُوهُ فَاَتْبَعْنَا بَعْضَهُمْ بَعْضًا وَجَعَلْنَاهُمْ اَحَادِيثَۚ فَبُعْدًا لِقَوْمٍ لَا يُؤْمِنُونَ
“Summe erselnâ rusulen tetrâ, kullemâ câe ummeten resûluhâ kezzebûhu fe etba’nâ ba’dahum ba’dan ve cealnâhum ehâdîs, fe bu’den li kavmin lâ yu’minûn.”
Sonra peygamberlerimizi art arda gönderdik. Her ümmete peygamberi geldikçe onu yalanladılar. Biz de onları birbiri ardına helak ettik ve onları ibretlik hikâyeler yaptık. Artık inanmayan bir kavim, Allah’ın rahmetinden uzak olsun!
43
ثُمَّ اَرْسَلْنَا مُوسٰى وَاَخَاهُ هَارُونَ بِاٰيَاتِنَا وَسُلْطَانٍ مُبِينٍۙ
“Summe erselnâ mûsâ ve ehâhu hârûne bi âyâtinâ ve sultânin mubîn.”
Sonra Musa’yı ve kardeşi Harun’u âyetlerimizle ve apaçık bir delille gönderdik.
44
اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَـِٔه۪ فَاسْتَكْبَرُوا وَكَانُوا قَوْمًا عَالِينَۚ
“İlâ fir’avne ve meleihî festekberû ve kânû kavmen âlîn.”
Firavun’a ve ileri gelenlerine… Onlar büyüklük tasladılar ve zaten kendileri üstünlük taslayan bir kavimdi.
45
فَقَالُٓوا اَنُؤْمِنُ لِبَشَرَيْنِ مِثْلِنَا وَقَوْمُهُمَا لَنَا عَابِدُونَ
“Fe kâlû e nu’minu li beşereyni mislinâ ve kavmuhumâ lenâ âbidûn.”
Şöyle dediler: ‘Kavimleri bize kölelik ederken, bizim gibi iki insana mı inanacağız?’
46
فَكَذَّبُوهُمَا فَكَانُوا مِنَ الْمُهْلَكِينَ
“Fe kezzebûhumâ fe kânû minel muhlekîn.”
Böylece onları yalanladılar ve helak edilenlerden oldular.
47
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ
“Ve lekad âteynâ mûsel kitâbe leallehum yehtedûn.”
Andolsun, biz Musa’ya Kitab’ı verdik ki doğru yolu bulsunlar.
48
وَجَعَلْنَا ابْنَ مَرْيَمَ وَاُمَّهُ اٰيَةً وَاٰوَيْنَاهُمَٓا اِلٰى رَبْوَةٍ ذَاتِ قَرَارٍ وَمَعِينٍ
“Ve cealnâbne meryeme ve ummehû âyeten ve âveynâhumâ ilâ rabvetin zâti karârin ve maîn.”
Meryem oğlu İsa’yı ve annesini de birer mucize kıldık ve onları, oturmaya elverişli, sulak bir tepeye yerleştirdik.
49
يَٓا اَيُّهَا الرُّسُلُ كُلُوا مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَاعْمَلُوا صَالِحًاۜ اِنّ۪ي بِمَا تَعْمَلُونَ عَلِيمٌۜ
“Yâ eyyuher rusulu kulû minet tayyibâti va’melû sâlihâ, innî bi mâ ta’melûne alîm.”
Ey peygamberler! Temiz ve helal şeylerden yiyin ve salih amel işleyin. Şüphesiz ben yaptıklarınızı hakkıyla bilirim.
50
وَاِنَّ هٰذِه۪ٓ اُمَّتُكُمْ اُمَّةً وَاحِدَةً وَاَنَا۬ رَبُّكُمْ فَاتَّقُونِۜ
“Ve inne hâzihî ummetukum ummeten vâhideten ve enâ rabbukum fettekûn.”
Şüphesiz bu (İslam), tek bir ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse bana karşı gelmekten sakının.
51
يَٓا اَيُّهَا الرُّسُلُ كُلُوا مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَاعْمَلُوا صَالِحًاۜ اِنّ۪ي بِمَا تَعْمَلُونَ عَلِيمٌۜ
“Yâ eyyuher rusulu kulû minet tayyibâti va’melû sâlihâ, innî bi mâ ta’melûne alîm.”
Ey peygamberler! Temiz ve helal şeylerden yiyin ve salih amel işleyin. Şüphesiz ben yaptıklarınızı hakkıyla bilirim.
52
وaِنَّ هٰذِه۪ٓ اُمَّتُكُمْ اُمَّةً وَاحِدَةً وَاَنَا۬ رَبُّكُمْ فَاتَّقُونِۜ
“Ve inne hâzihî ummetukum ummeten vâhideten ve enâ rabbukum fettekûn.”
Şüphesiz bu (İslam), tek bir ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse bana karşı gelmekten sakının.
53
فَتَقَطَّعُٓوا اَمْرَهُمْ بَيْنَهُمْ زُبُرًاۜ كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ
“Fe tekattâû emrehum beynehum zuburâ, kullu hızbin bi mâ ledeyhim ferihûn.”
Fakat onlar, din işlerini kendi aralarında parçalara ayırdılar. Her grup, kendi yanındaki (inanışla) sevinmektedir.
54
فَذَرْهُمْ ف۪ي غَمْرَتِهِمْ حَتّٰى ح۪ينٍ
“Fe zerhum fî gamratihim hattâ hîn.”
Şimdi sen onları bir süreye kadar kendi gafletleri içinde bırak.
55
اَيَحْسَبُونَ اَنَّمَا نُمِدُّهُمْ بِه۪ مِنْ مَالٍ وَبَن۪ينَۙ
“E yahsebûne ennemâ numidduhum bihî min mâlin ve benîn.”
Kendilerine mal ve oğullar vererek yardım etmemizi,
56
نُسَارِعُ لَهُمْ فِي الْخَيْرَاتِۜ بَلْ لَا يَشْعُرُونَ
“Nusâriu lehum fîl hayrât, bel lâ yeş’urûn.”
Hayır işlerinde onlar için acele ettiğimizi mi sanıyorlar? Hayır, onlar farkına varmıyorlar.
57
اِنَّ الَّذ۪ينَ هُمْ مِنْ خَشْيَةِ رَبِّهِمْ مُشْفِقُونَۙ
“İnnellezîne hum min haşyeti rabbihim muşfikûn.”
Şüphesiz Rablerinin korkusuyla çekinenler,
58
وَالَّذِينَ هُمْ بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ يُؤْمِنُونَۙ
“Vellezîne hum bi âyâti rabbihim yu’minûn.”
Rablerinin âyetlerine inananlar,
59
وَالَّذِينَ هُمْ بِرَبِّهِمْ لَا يُشْرِكُونَۙ
“Vellezîne hum bi rabbihim lâ yuşrikûn.”
Rablerine ortak koşmayanlar,
60
وَالَّذِينَ يُؤْتُونَ مَٓا اٰتَوْا وَقُلُوبُهُمْ وَجِلَةٌ اَنَّهُمْ اِلٰى رَبِّهِمْ رَاجِعُونَۙ
“Vellezîne hum yu’tûne mâ âtev ve kulûbuhum veciletun ennehum ilâ rabbihim râciûn.”
Rablerinin huzuruna dönecekleri için, verdiklerini kalpleri ürpererek verenler var ya;
61
اُولٰٓئِكَ يُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ وَهُمْ لَهَا سَابِقُونَۜ
“Ulâike yusâriûne fîl hayrâti ve hum lehâ sâbikûn.”
İşte onlar, hayır işlerinde yarışırlar ve o hususta öne geçenlerdir.
62
وَلَا نُكَلِّفُ نَفْسًا اِلَّا وُسْعَهَا وَلَدَيْنَا كِتَابٌ يَنْطِقُ بِالْحَقِّ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ
“Ve lâ nukellifu nefsen illâ vus’ahâ ve ledeynâ kitâbun yentıku bil hakkı ve hum lâ yuzlemûn.”
Biz hiçbir kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemeyiz. Katımızda hakkı söyleyen bir kitap vardır ve onlar haksızlığa uğratılmazlar.
63
بَلْ قُلُوبُهُمْ ف۪ي غَمْرَةٍ مِنْ هٰذَا وَلَهُمْ اَعْمَالٌ مِنْ دُونِ ذٰلِكَ هُمْ لَهَا عٰمِلُونَۙ
“Bel kulûbuhum fî gamratin min hâzâ ve lehum a’mâlun min dûni zâlike hum lehâ âmilûn.”
Hayır! Onların kalpleri bu (Kur’an) hakkında bir gaflet içindedir. Ayrıca onların, bundan başka yapmakta oldukları birtakım kötü işleri de vardır.
64
حَتّٰٓى اِذَٓا اَخَذْنَا مُتْرَف۪يهِمْ بِالْعَذَابِ اِذَا هُمْ يَجْـَٔرُونَۜ
“Hattâ izâ ehaznâ mutrafîhim bil azâbi izâ hum yec’erûn.”
Nihayet, içlerinden refah içinde yaşayanları azap ile yakaladığımız zaman, hemen feryat etmeye başlarlar.
65
لَا تَجْـَٔرُوا الْيَوْمَۘ اِنَّكُمْ مِنَّا لَا تُنْصَرُونَ
“Lâ tec’erûl yevme innekum minnâ lâ tunsarûn.”
(Onlara): ‘Bugün feryat etmeyin; şüphesiz bizden yardım göremeyeceksiniz’ (denilir).
66
قَدْ كَانَتْ اٰيَات۪ي تُتْلٰى عَلَيْكُمْ فَكُنْتُمْ عَلٰٓى اَعْقَابِكُمْ تَنْكِصُونَۙ
“Kad kânet âyâtî tutlâ aleykum fe kuntum alâ a’kâbikum tenkısûn.”
Âyetlerim size okunuyordu da siz topuklarınız üzere gerisin geri dönüyordunuz.
67
مُسْتَكْبِرِينَ بِه۪ سَامِرًا تَهْجُرُونَ
“Mustekbirîne bihî sâmiran tehcûrûn.”
Ona karşı büyüklük taslayarak, geceleyin (Kâbe’den uzaklaşıp kendi aranızda toplanıp) hezeyanlar savuruyordunuz.
68
اَفَلَمْ يَدَّبَّرُوا الْقَوْلَ اَمْ جَٓاءَهُمْ مَا لَمْ يَأْتِ اٰبَٓاءَهُمُ الْاَوَّلِينَۜ
“E fe lem yeddebberûl kavle em câehum mâ lem ye’ti âbâehumul evvelîn.”
Onlar bu sözü (Kur’an’ı) hiç düşünmediler mi? Yoksa kendilerine, önceki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?
69
اَمْ لَمْ يَعْرِفُوا رَسُولَهُمْ فَهُمْ لَهُ مُنْكِرُونَۙ
“Em lem ya’rifû resûlehum fe hum lehu munkirûn.”
Yoksa peygamberlerini tanımadılar da bu yüzden mi onu inkâr ediyorlar?
70
اَمْ يَقُولُونَ بِه۪ جِنَّةٌۜ بَلْ جَٓاءَهُمْ بِالْحَقِّ وَاَكْثَرُهُمْ لِلْحَقِّ كَارِهُونَۜ
“Em yekûlûne bihî cinneh, bel câehum bil hakkı ve ekseruhum lil hakkı kârihûn.”
Yoksa ‘onda delilik var’ mı diyorlar? Hayır, o onlara hakkı getirdi. Ama onların çoğu haktan hoşlanmıyorlar.
71
وَلَوِ اتَّبَعَ الْحَقُّ اَهْوَٓاءَهُمْ لَفَسَدَتِ السَّمٰوَاتُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّۜ بَلْ اَتَيْنَاهُمْ بِذِكْرِهِمْ فَهُمْ عَنْ ذِكْرِهِمْ مُعْرِضُونَ
“Ve levittabael hakku ehvâehum lefesedetis semâvâti vel ardu ve men fîhinn, bel eteynâhum bi zikrihim fe hum an zikrihim mu’ridûn.”
Eğer hak, onların arzularına uysaydı, gökler, yer ve bunlardaki herkes bozulurdu. Hayır, biz onlara şan ve şereflerini (Kur’an’ı) getirdik de onlar kendi şereflerinden yüz çeviriyorlar.
72
اَمْ تَسْـَٔلُهُمْ خَرْجًا فَخَرَاجُ رَبِّكَ خَيْرٌ وَهُوَ خَيْرُ الرَّازِقِينَ
“Em tes’eluhum harcen fe harâcu rabbike hayrun ve huve hayrur râzikîn.”
Yoksa onlardan (tebliğ için) bir ücret mi istiyorsun? Rabbinin vereceği daha hayırlıdır. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.
73
وaِنَّكَ لَتَدْعُوهُمْ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ
“Ve inneke le ted’ûhum ilâ sırâtın mustekîm.”
Şüphesiz sen onları dosdoğru bir yola çağırıyorsun.
74
وَاِنَّ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ لَعَنِ الصِّرَاطِ لَنَاكِبُونَۜ
“Ve innellezîne lâ yu’minûne bil âhırati le anissırâtı lenâkibûn.”
Ahirete inanmayanlar ise, şüphesiz doğru yoldan sapmaktadırlar.
75
وَلَوْ رَحِمْنَاهُمْ وَكَشَفْنَا مَا بِهِمْ مِنْ ضُرٍّ لَلَجُّوا ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ
“Ve lev rahımnâhum ve keşefnâ mâ bihim min durrin le leccû fî tugyânihim ya’mehûn.”
Eğer biz onlara merhamet etsek ve kendilerinden o zararı kaldırsak, yine de azgınlıkları içinde bocalayıp kalırlardı.
76
وَلَقَدْ اَخَذْنَاهُمْ بِالْعَذَابِ فَمَا اسْتَكَانُوا لِرَبِّهِمْ وَمَا يَتَضَرَّعُونَ
“Ve lekad ehaznâhum bil azâbi fe mestekânû li rabbihim ve mâ yeteddarreûn.”
Andolsun, biz onları azapla yakaladık da yine Rablerine boyun eğmediler, yalvarıp yakarmadılar.
77
حَتّٰٓى اِذَا فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَابًا ذَا عَذَابٍ شَدِيدٍ اِذَا هُمْ ف۪يهِ مُبْلِسُونَ
“Hattâ izâ fetahnâ aleyhim bâben zâ azâbin şedîdin izâ hum fîhi mublisûn.”
Nihayet, üzerlerine şiddetli bir azap kapısı açtığımızda, bir de bakarsın ki ümitsizlik içinde şaşkına dönmüşlerdir.
78
وَهُوَ الَّذ۪يٓ اَنْشَاَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَالْاَفْـِٔدَةَۜ قَلِيلًا مَا تَشْكُرُونَ
“Ve huvellezî enşee lekumus sem’a vel ebsâra vel ef’ideh, kalîlen mâ teşkurûn.”
Oysa size kulakları, gözleri ve kalpleri veren O’dur. Ne kadar az şükrediyorsunuz!
79
وَهُوَ الَّذ۪ي ذَرَاَكُمْ فِي الْاَرْضِ وَاِلَيْهِ تُحْشَرُونَ
“Ve huvellezî zeraekum fîl ardı ve ileyhi tuhşerûn.”
O, sizi yeryüzünde çoğaltıp yayandır. O’nun huzurunda toplanacaksınız.
80
وَهُوَ الَّذ۪ي يُحْي۪ وَيُم۪يتُ وَلَهُ اخْتِلَافُ الَّيْلِ وَالنَّهَارِۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ
“Ve huvellezî yuhyî ve yumîtu ve lehul ihtilâful leyli ven nehâr, e fe lâ ta’kılûn.”
O, yaşatan ve öldürendir. Gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesi de O’nun eseridir. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?
81
بَلْ قَالُوا مِثْلَ مَا قَالَ الْاَوَّلُونَ
“Bel kâlû misle mâ kâlel evvelûn.”
Hayır! Onlar, öncekilerin söylediği gibi söylediler.
82
قَالُٓوا اَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا اَئِنَّا لَمَبْعُوثُونَ
“Kâlû e izâ mitnâ ve kunnâ turâben ve ızâmen e innâ le meb’ûsûn.”
Dediler ki: ‘Biz öldüğümüz, toprak ve kemik haline geldiğimiz zaman mı, gerçekten biz mi diriltileceğiz?’
83
لَقَدْ وُعِدْنَا نَحْنُ وَاٰبَٓاؤُنَا هٰذَا مِنْ قَبْلُ اِنْ هٰذَٓا اِلَّٓا اَسَاط۪يرُ الْاَوَّلِينَ
“Le kad vuıdnâ hâzâ nahnu ve âbâunâ min kabl, in hâzâ illâ esâtîrul evvelîn.”
‘Andolsun, bu tehdit bize de, daha önce atalarımıza da yapılmıştı. Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir.’
84
قُلْ لِمَنِ الْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهَٓا اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
“Kul li menil ardu ve men fîhâ in kuntum ta’lemûn.”
De ki: ‘Eğer biliyorsanız, yeryüzü ve onda bulunanlar kimindir?’
85
سَيَقُولُونَ لِلّٰهِۜ قُلْ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ
“Se yekûlûne lillâh, kul e fe lâ tezekkerûn.”
‘Allah’ındır’ diyecekler. De ki: ‘Hâlâ düşünmeyecek misiniz?’
86
قُلْ مَنْ رَبُّ السَّمٰوَاتِ السَّبْعِ وَرَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ
“Kul men rabus semâvâtis seb’ı ve rabbul arşil azîm.”
De ki: ‘Yedi göğün Rabbi ve büyük Arş’ın Rabbi kimdir?’
87
سَيَقُولُونَ لِلّٰهِۜ قُلْ اَفَلَا تَتَّقُونَ
“Se yekûlûne lillâh, kul e fe lâ tettekûn.”
‘Allah’tır’ diyecekler. De ki: ‘Hâlâ Allah’a karşı gelmekten sakınmayacak mısınız?’
88
قُلْ مَنْ بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ يُج۪يرُ وَلَا يُجَارُ عَلَيْهِ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
“Kul men bi yedihî melekûtu kulli şey’in ve huve yucîru ve lâ yucâru aleyhi in kuntum ta’lemûn.”
De ki: ‘Eğer biliyorsanız, her şeyin hükümranlığı elinde olan, her şeyi koruyup gözeten, kendisine karşı korunulamayan kimdir?’
89
سَيَقُولُونَ لِلّٰهِۜ قُلْ فَاَنّٰى تُسْحَرُونَ
“Se yekûlûne lillâh, kul fe ennâ tusherûn.”
‘Allah’tır’ diyecekler. De ki: ‘O halde nasıl olup da aldatılıyorsunuz?’
90
بَلْ اَتَيْنَاهُمْ بِالْحَقِّ وَاِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ
“Bel eteynâhum bil hakkı ve innehum le kâzibûn.”
Hayır! Onlara hakkı getirdik. Ama onlar mutlaka yalancıdırlar.
91
مَا اتَّخَذَ اللّٰهُ مِنْ وَلَدٍ وَمَا كَانَ مَعَهُ مِنْ اِلٰهٍ اِذًا لَذَهَبَ كُلُّ اِلٰهٍ بِمَا خَلَقَ وَلَعَلَا بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍۜ سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يَصِفُونَۙ
“Mettehazallâhu min veledin ve mâ kâne meahu min ilâhin izen le zehebe kullu ilâhin bimâ halaka ve le alâ ba’duhum alâ ba’d, subhânallâhi ammâ yasıfûn.”
Allah, kendisine hiçbir çocuk edinmemiştir. O’nunla beraber başka hiçbir ilah yoktur. Öyle olsaydı, her ilah kendi yarattığını alır götürür ve onların bir kısmı diğer bir kısmına üstün gelmeye çalışırdı. Allah, onların yakıştırdıkları şeylerden uzaktır.
92
عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ
“Âlimil gaybi veş şehâdeti fe teâlâ ammâ yuşrikûn.”
O, gaybı da, görünen âlemi de bilendir. O, müşriklerin yakıştırdığı şeylerden çok yücedir.
93
قُلْ رَبِّ اِمَّا تُرِيَنِّي مَا يُوعَدُونَۙ
“Kul rabbi immâ turiyennî mâ yûadûn.”
De ki: ‘Rabbim! Onlara vaad edilen (azabı) bana mutlaka göstereceksen,’
94
رَبِّ فَلَا تَجْعَلْن۪ي فِي الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ
“Rabbi fe lâ tec’alnî fîl kavmiz zâlimîn.”
‘Rabbim! O zaman beni o zalimler topluluğu içinde bulundurma.’
95
وَاِنَّا عَلٰى اَنْ نُرِيَكَ مَا نَعِدُهُمْ لَقَادِرُونَ
“Ve innâ alâ en nuriyeke mâ neıduhum le kâdirûn.”
Şüphesiz bizim, onlara vaad ettiğimiz azabı sana göstermeye gücümüz yeter.
96
اِدْفَعْ بِالَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُ السَّيِّئَةَۜ نَحْنُ اَعْلَمُ بِمَا يَصِفُونَ
“İdfa’ billetî hiye ahsenus seyyieh, nahnu a’lemu bi mâ yasıfûn.”
Kötülüğü en güzel olan şeyle sav. Biz onların neyi vasfettiklerini (yakıştırdıklarını) daha iyi biliriz.
97
وَقُلْ رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِۙ
“Ve kul rabbi eûzu bike min hemezâtiş şeyâtîn.”
De ki: ‘Rabbim! Şeytanların kışkırtmalarından sana sığınırım.’
98
وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ يَحْضُرُونِ
“Ve eûzu bike rabbi en yahdurûn.”
‘Rabbim! Onların yanımda bulunmalarından da sana sığınırım.’
99
حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَ اَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ رَبِّ ارْجِعُونِۙ
“Hattâ izâ câe ehadehumul mevtu kâle rabbirciûn.”
Nihayet onlardan birine ölüm gelince, ‘Rabbim! Beni geri gönder’ der.
100
لَعَلّ۪ٓي اَعْمَلُ صَالِحًا ف۪يمَا تَرَكْتُ كَلَّٓاۜ اِنَّهَا كَلِمَةٌ هُوَ قَٓائِلُهَاۜ وَمِنْ وَرَٓائِهِمْ بَرْزَخٌ اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ
“Leallî a’melu sâlihan fîmâ teraktu kellâ, innehâ kelimetun huve kâiluhâ, ve min verâihim berzahun ilâ yevmi yub’asûn.”
‘Ki, terk ettiğim dünyada salih bir amel işleyeyim.’ Hayır! Bu, sadece onun söylediği (boş) bir sözdür. Onların arkalarında ise, yeniden diriltilecekleri güne kadar süren bir perde (berzah) vardır.
101
فَاِذَا نُفِخَ فِي الصُّورِ فَلَٓا اَنْسَابَ بَيْنَهُمْ يَوْمَئِذٍ وَلَا يَتَسَٓاءَلُونَ
“Fe izâ nufiha fîs sûri fe lâ ensâbe beynehum yevmeizin ve lâ yetesâelûn.”
Sûr’a üflendiği zaman, artık o gün, aralarındaki soy bağları da kalmamıştır, birbirlerine bir şey de soramazlar.
102
فَمَنْ ثَقُلَتْ مَوَاز۪ينُهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
“Fe men sekulet mevâzînuhu fe ulâike humul muflihûn.”
Kimin tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.
103
وَمَنْ خَفَّتْ مَوَاز۪ينُهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ ف۪ي جَهَنَّمَ خَالِدُونَۚ
“Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum fî cehenneme hâlidûn.”
Kimin tartıları hafif gelirse, işte onlar kendilerini ziyana uğratanlardır. Cehennemde ebedi kalacaklardır.
104
تَلْفَحُ وُجُوهَهُمُ النَّارُ وَهُمْ ف۪يهَا كَالِحُونَ
“Telfahu vucûhehumun nâru ve hum fîhâ kâlihûn.”
Ateş, onların yüzlerini yakar. Onlar orada suratları asık halde bulunurlar.
105
اَلَمْ تَكُنْ اٰيَات۪ي تُتْلٰى عَلَيْكُمْ فَكُنْتُمْ بِه۪ا تُكَذِّبُونَ
“E lem tekun âyâtî tutlâ aleykum fe kuntum bihâ tukezzibûn.”
(Allah onlara): ‘Âyetlerim size okunuyordu da siz onları yalanlıyordunuz değil mi?’ der.
106
قَالُوا رَبَّنَا غَلَبَتْ عَلَيْنَا شِقْوَتُنَا وَكُنَّا قَوْمًا ضَٓالِّينَ
“Kâlû rabbenâ galebet aleynâ şıkvetunâ ve kunnâ kavmen dâllîn.”
Onlar da şöyle derler: ‘Rabbimiz! Bizi kötü talihimiz yendi ve biz, sapkın bir kavim olduk.’
107
رَبَّنَٓا اَخْرِجْنَا مِنْهَا فَاِنْ عُدْنَا فَاِنَّا ظَالِمُونَ
“Rabbenâ ahricnâ minhâ fe in udnâ fe innâ zâlimûn.”
‘Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer (küfre) dönersek, o zaman gerçekten biz zalimleriz demektir.’
108
قَالَ اخْسَـُٔوا ف۪يهَا وَلَا تُكَلِّمُونِ
“Kâlehsû fîhâ ve lâ tukellimûn.”
Allah şöyle der: ‘Sinin orada! Benimle konuşmayın!’
109
اِنَّهُ كَانَ فَر۪يقٌ مِنْ عِبَاد۪ي يَقُولُونَ رَبَّنَٓا اٰمَنَّا فَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا وَاَنْتَ خَيْرُ الرَّاحِم۪ينَۚ
“İnnehu kâne ferîkun min ıbâdî yekûlûne rabbenâ âmennâ fagfir lenâ verhamnâ ve ente hayrur râhimîn.”
‘Çünkü kullarımdan bir zümre, ‘Rabbimiz! İman ettik, bizi bağışla, bize merhamet et. Sen merhamet edenlerin en hayırlısısın’ diyorlardı.’
110
فَاتَّخَذْتُمُوهُمْ سِخْرِيًّا حَتّٰٓى اَنْسَوْكُمْ ذِكْر۪ي وَكُنْتُمْ مِنْهُمْ تَضْحَكُونَ
“Fettehaztumûhum sıhriyyen hattâ ensevkum zikrî ve kuntum minhum tadhakûn.”
‘Siz ise onları alaya almıştınız. Nihayet bu tutumunuz size beni anmayı unutturdu. Siz onlara gülüyordunuz.’
111
اِنّ۪ي جَزَيْتُهُمُ الْيَوْمَ بِمَا صَبِرُٓوا اَنَّهُمْ هُمُ الْفَٓائِزُونَ
“İnnî cezeytuhumul yevme bimâ saberû ennehum humul fâizûn.”
‘İşte bugün ben onlara, sabretmelerinin karşılığını verdim. Şüphesiz onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.’
112
قَالَ كَمْ لَبِثْتُمْ فِي الْاَرْضِ عَدَدَ سِن۪ينَ
“Kâle kem lebistum fîl ardı adede sinîn.”
(Allah onlara): ‘Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?’ diye sorar.
113
قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا اَوْ بَعْضَ يَوْمٍ فَسْـَٔلِ الْعَٓادّ۪ينَ
“Kâlû lebistnâ yevmen ev ba’da yevmin fes’elil âddîn.”
Dediler ki: ‘Bir gün ya da bir günden daha az kaldık. Sayanlara sor.’
114
قَالَ اِنْ لَبِثْتُمْ اِلَّا قَل۪يلًا لَوْ اَنَّكُمْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
“Kâle in lebistum illâ kalîlen lev ennekum kuntum ta’lemûn.”
Allah: ‘Çok az kaldınız. Keşke siz (o gerçeği) bilmiş olsaydınız’ der.
115
اَفَحَسِبْتُمْ اَنَّمَا خَلَقْنَاكُمْ عَبَثًا وَاَنَّكُمْ اِلَيْنَا لَا تُرْجَعُونَ
“E fe hasibtum ennemâ halaknâkum abesen ve ennekum ileynâ lâ turceûn.”
‘Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve bizim huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?’
116
فَتَعَالَى اللّٰهُ الْمَلِكُ الْحَقُّۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ رَبُّ الْعَرْشِ الْكَر۪يمِ
“Fe teâlâllâhul melikul hakk, lâ ilâhe illâ hu, rabbul arşil kerîm.”
Gerçek hükümran olan Allah, yücedir. O’ndan başka ilah yoktur. O, şerefli Arş’ın Rabbidir.
117
وَمَنْ يَدْعُ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهًا اٰخَرَۙ لَا بُرْهَانَ لَهُ بِه۪ۙ فَاِنَّمَا حِسَابُهُ عِنْدَ رَبِّه۪ۜ اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الْكَافِرُونَ
“Ve men yed’u meallâhi ilâhen âhar, lâ burhâne lehu bih, fe innemâ hısâbuhû ınde rabbih, innehu lâ yuflihul kâfirûn.”
Kim Allah ile beraber başka bir ilaha yalvarırsa, onun hakkında hiçbir delili yoktur. Onun hesabı ancak Rabbinin katındadır. Şüphesiz kâfirler kurtuluşa eremezler.
118
وَقُلْ رَبِّ اغْفِرْ وَارْحَمْ وَاَنْتَ خَيْرُ الرَّاحِم۪ينَ
“Ve kul rabbigfir verham ve ente hayrur râhimîn.”
(Ey Muhammed!) De ki: ‘Rabbim! Bağışla ve merhamet et! Sen merhamet edenlerin en hayırlısısın.’
