HZ. SAİD BİN ZEYD (R.A)
Hz. Ömer henüz Müslüman değilken, kız kardeşi Fatıma ve eniştesi Said bin Zeyd’in evine hışımla gitmişti. Kapıda Taha Suresi okunuyordu. Ömer içeri girip Said’i yakasından tuttu ve yere fırlattı. Karısı Fatıma araya girince ona da vurdu.
Kanlar içinde kalan Said ve eşi geri adım atmadılar: “Evet, biz Müslüman olduk! Ne yaparsan yap dinimizden dönmeyiz!” dediler. Said bin Zeyd’in o günkü dik duruşu, Ömer’in kalbinin yumuşamasına ve İslam’la şereflenmesine giden yolun kapısını açtı.
Yıllar sonra, Emeviler döneminde Arwa bint Evis adında bir kadın, “Said arazimden çaldı, sınırı değiştirdi” diyerek valiye şikayet etti. Halk dedikodu yapmaya başladı. Cennetle müjdelenen Said (r.a) çok üzüldü ve ellerini açıp şöyle dua etti:
“Allah’ım! Eğer bu kadın yalancıysa, gözlerini kör et ve onu evindeki kuyusunda öldür! Benim hakkımı ondan al.” Kısa süre sonra kadının gözleri kör oldu. Bir gün evinde yürürken, arazisindeki su kuyusuna düştü ve orası ona mezar oldu. Medineliler bunu görünce “Said’in bedduasından sakının” demeye başladılar.
Kadın şikayet ettiğinde Vali Mervan, durumu araştırmak için adam gönderdi. Said bin Zeyd (r.a) valiye şöyle dedi: “Ben Resulullah’ın: ‘Kim bir karış toprak çalarsa, kıyamet günü yedi kat yer boynuna dolanır’ dediğini duymuşken, nasıl hırsızlık yaparım?”
Sonra da: “Bırakın o araziyi kadına! Ben dünya malı için kavga etmem. Orayı Allah rızası için ona verdim” diyerek hakkı olduğu halde, fitne çıkmasın diye malından vazgeçti. Bu, onun dünyaya ne kadar az değer verdiğinin ispatıydı.
Bizans’a karşı yapılan Yermük Savaşı’nda Said bin Zeyd, süvari birliğinin komutanlarından biriydi. Düşman ordusu çok kalabalıktı ve bir ara İslam ordusunun sol kanadını çökertti. Herkesin geri çekildiği o anda Said bin Zeyd atından indi.
“Bugün korku günü değil, sebat günüdür!” diye bağırarak yaya olarak düşmanın üzerine yürüdü. Onun bu cesaretini gören askerler toparlandı ve o gün Bizans ordusu bozguna uğratıldı. O, sessiz ama dağ gibi bir mücahitti.
Şam (Dımaşk) fethedilince, ordu komutanı Ebu Ubeyde (r.a), şehrin valiliğini Said bin Zeyd’e verdi. Ancak Said, cihat meydanından uzak kalmak ve makam sahibi olmak istemiyordu.
Ebu Ubeyde’ye mektup yazdı: “Ben Allah yolunda savaşmayı, bir makamda oturmaya tercih ederim. Yerime başkasını bul, ben cepheye dönüyorum.” Ve valiliği bırakıp sıradan bir asker olarak orduya katıldı. Dünya makamları onun gözünde bir hiçti.
Hz. Osman’ın şehadetinden sonra Müslümanlar arasında Cemel ve Sıffin savaşları çıktığında, Said bin Zeyd evine kapandı. Taraf tutmadı, kılıç çekmedi. Ona “Neden katılmıyorsun?” dediklerinde şu cevabı verdi:
“Ben, cennetle müjdelenen kardeşlerime kılıç çekmem. Resulullah fitne zamanında kılıcımızı taşa vurup kırmamızı emretti.” O, Müslüman kanı dökmektense kenarda durmayı ve unutulmayı tercih etti.
Bir gün Kufe Mescidi’nde tek başına oturmuş ağlıyordu. Yanına gelen biri: “Ey Resulullah’ın sahabesi, seni ağlatan nedir?” diye sordu. Said (r.a) içini çekerek:
“Ben İslam’ın garip kaldığına ağlıyorum. Ebubekir gitti, Ömer gitti, Osman gitti… İslam’ın direkleri birer birer yıkıldı. Bunlardan sonra hayatta kalmakta ne hayır var?” dedi. O, dostlarına kavuşma hasretiyle yanıyordu.
Muaviye döneminde Kufe valisi Muğire bin Şu’be, hutbede Hz. Ali’ye (r.a) hakaret ediyordu. Said bin Zeyd bunu duyunca ayağa kalktı ve valiyi susturdu: “Sen nasıl olur da, Peygamberin (s.a.v) ‘Ali’yi seven beni sever’ dediği, cennetle müjdelenen birine dil uzatırsın?”
Vali ve etrafındakiler sustu. Said (r.a), haksızlık karşısında susan dilsiz şeytan olmamış, hakkı haykırarak meclisi terk etmişti.
Bir gün halkın arasında “Cennetlikler kimlerdir?” diye bir tartışma çıktı. Said bin Zeyd (r.a) söze girdi: “Ben Resulullah’ın cennetlik dediği 9 kişiye şahidim” dedi. İsimleri saydı: Ebubekir, Ömer, Osman, Ali, Talha, Zübeyr, Sa’d, Abdurrahman…
İnsanlar: “Peki onuncu kim?” diye sordular. Said sustu, söylemek istemedi. Israr ettiklerinde, başını öne eğerek mahcup bir sesle: “Onuncusu da benim” dedi. Kendini övmekten o kadar haya ediyordu ki, ismini en sona saklamıştı.
Ömrünün son yıllarında Medine’nin dışındaki Akik vadisindeki evine çekildi. Sadece Cuma namazları için şehre iniyordu. Bir Cuma sabahı, namaza hazırlanırken ruhunu teslim etti.
Vefat haberi Medine’ye ulaştığında, Hz. Sa’d bin Ebi Vakkas (o sırada hayatta olan diğer cennetlik sahabe) gözyaşlarıyla geldi, cenazesini bizzat yıkadı ve mezarına indirdi. “İşte dağ gibi bir iman daha göçtü” diyerek onu son yolculuğuna uğurladı.
