HZ. ÖMER (R.A)
Mekke’de zulmün zirve yaptığı günlerdi. Hattab oğlu Ömer, kılıcını kuşanmış, yüzünde dehşetli bir öfke ile Hz. Muhammed’i (s.a.v) öldürmek için yola çıkmıştı. Yolda Nuaym bin Abdullah ile karşılaştı. Nuaym, onun bu hiddetini görünce hedefi saptırmak için: “Sen önce kendi ailene bak! Kız kardeşin Fatıma ve enişten de Müslüman oldu” dedi.
Ömer, öfkeyle kız kardeşinin evine yöneldi. Kapıya vardığında içeriden gelen Tâhâ Suresi‘nin sesini duydu. Hışımla içeri girdi, eniştesini dövdü, araya giren kardeşine vurdu. Ancak kardeşinin yüzünden akan kanı görünce kalbi yumuşadı. “Getirin şu okuduğunuzu!” dedi. Ayetleri okuyunca sarsıldı: “Tâhâ. Biz bu Kur’an’ı sana güçlük çekesin diye indirmedik…” Bu ayetler taş gibi kalbini eritti ve doğruca Peygamberimizin yanına, Darü’l-Erkam’a giderek şehadet getirdi.
Müslümanlar Medine’ye gizlice hicret ederken, Hz. Ömer kılıcını kuşandı, yayını omzuna astı ve Kabe’ye gitti. Müşriklerin gözü önünde Kabe’yi yedi defa tavaf etti. Sonra orada bulunan müşrik topluluğuna dönerek gür sesiyle haykırdı:
“İşte ben de gidiyorum! Kim anasını ağlatmak, karısını dul, çocuklarını yetim bırakmak istiyorsa şu vadinin arkasında karşıma çıksın!” Müşriklerden hiçbiri cesaret edip peşinden gidemedi. O, hicretini bile bir meydan okumaya dönüştüren tek yiğitti.
Kıtlık yılında tebdil-i kıyafetle dolaşırken, ateşin başında taş kaynatarak çocuklarını avutan bir kadın gördü. Kadın, halifeyi tanımadan: “Allah, bizi unutan Ömer ile aramda hakem olsun!” dedi. Bu söz Ömer’in (r.a) ciğerine işledi.
Hemen ambara koştu, bir çuval un ve yağ hazırladı. Yardımcısı taşımak isteyince kükredi: “Kıyamet günü benim günahlarımı da sen taşıyacak mısın? Yükle!” Sırtında çuvalı taşıyıp kadının evine getirdi, yemeği kendi elleriyle pişirdi. Çocuklar gülüp oynamaya başlayınca bir kenara çekilip şükür secdesine kapandı.
Hz. Ömer bir Cuma günü Medine’de minberde hutbe okuyordu. İslam ordusu ise o sırada yüzlerce kilometre uzakta, İran’ın Nihavend bölgesinde savaş halindeydi. Ordu komutanı Sâriye, düşman tarafından pusuya düşürülmek üzereydi ve bundan habersizdi.
Hz. Ömer hutbenin ortasında birdenbire sesini yükseltti ve Medine’den haykırdı: “Ya Sâriye! El-Cebel, El-Cebel! (Ey Sâriye! Sırtını dağa ver!)” Cemaat şaşırdı. Haftalar sonra ordudan haberci geldiğinde şöyle anlattı: “Tam kuşatılmak üzereyken gök gürültüsü gibi ‘Dağa, dağa!’ diyen bir ses duyduk. Bu Ömer’in sesiydi. Hemen dağa yaslandık ve zafer kazandık.” Allah, onun sesini kilometrelerce öteye ulaştırmıştı.
Kudüs’ü teslim almaya giderken, devesine hizmetçisiyle nöbetleşe biniyordu. Şehre girerken sıra hizmetçideydi. Hizmetçi inmek istedi ama Ömer (r.a) kabul etmedi. Devenin yularını tuttu, yamalı elbisesiyle ve ayakları çamura batmış halde şehre girdi.
Komutanlar utanıp “Halkın karşısına böyle mi çıkacaksınız?” deyince o tarihi sözü söyledi: “Biz zelil bir kavimdik. Allah bizi İslam ile aziz kıldı. Eğer izzeti İslam’dan başka bir şeyde (kılık kıyafette, şatafatta) ararsak, Allah bizi tekrar zelil eder!”
Bir gece, uzaklardan gelen bir misafir Hz. Ömer’in yanına girdi. Hz. Ömer o sırada bir iş üzerinde çalışıyor, önünde bir mum yanıyordu. Misafir selam verip oturdu. Hz. Ömer hemen önündeki mumu söndürdü ve cebinden çıkardığı başka bir mumu yaktı.
Misafir şaşırdı: “Ey Emir, neden o mumu söndürüp diğerini yaktın?” Hz. Ömer cevap verdi: “Söndürdüğüm mum devletin malıydı, o sırada devlet işleriyle uğraşıyordum. Şimdi seninle özel sohbet edeceğiz. Devletin mumunu kendi özel işim için kullanmaktan Allah’a sığınırım. Bu yaktığım ise kendi paramla aldığım mumdur.”
Mısır fethedildiğinde, halkın Nil Nehri için her yıl bir genç kızı kurban etme (suya atma) adeti vardı. Yoksa nehrin taşmayacağına inanırlardı. Vali durumu Hz. Ömer’e bildirdi. Hz. Ömer bir mektup yazdı ve nehre atılmasını istedi. Mektupta şöyle yazıyordu:
“Allah’ın kulu Ömer’den Mısır’ın Nili’ne. Eğer kendi iradenle akıyorsan akma! Ama eğer seni Vâhid ve Kahhâr olan Allah akıtıyorsa, seni akıtması için O’na dua ediyorum.” Mektup suya atıldı ve Nil, bir daha hiç kurumadı. Batıl bir inanç, Ömer’in imanıyla son buldu.
Bir gün hutbede kadınlara verilen mehir miktarının çok yüksek olduğunu, bunun sınırlandırılması gerektiğini söyledi. Cemaatin arka saflarından yaşlı bir kadın ayağa kalktı ve: “Ey Ömer! Allah bize ‘Kantarlar dolusu altın verseniz de geri almayın’ (Nisa, 20) derken, sen nasıl sınırlarsın?” diye itiraz etti.
Koca Halife, hiç kızmadı, kibirlenmedi. Başını önüne eğdi ve minberden herkese duyurarak: “Kadın doğru söyledi, Ömer yanıldı” dedi. Hakkı kimden gelirse gelsin kabul etmek, Ömer’in büyüklüğüydü.
Peygamberimiz (s.a.v), münafıkların isimlerinin yazılı olduğu listeyi sadece sırdaşı Huzeyfe bin Yeman’a vermişti. Cennetle müjdelenmiş koca Hz. Ömer, sık sık Hz. Huzeyfe’nin yanına gider ve endişeyle sorardı:
“Ey Huzeyfe! Allah aşkına söyle, Resulullah benim ismimi de münafıklar arasında saydı mı?” İmanından emin olmamak, daima Allah korkusuyla titremek, takvanın zirvesidir.
Sabah namazını kıldırırken Ebu Lü’lü adında bir Mecusi (ateşe tapan) köle tarafından zehirli hançerle yaralandı. Yere düştüğünde ilk sorusu “Beni kim vurdu?” oldu. “Bir Mecusi” dediklerinde yüzü aydınlandı ve şükretti:
“Elhamdülillah! Beni, Allah’a bir kez bile secde etmiş (Müslüman) biri öldürmedi. Yoksa mahşerde ‘Ben de secde ettim’ diye benimle davalaşmasından korkardım.” Son nefesinde bile ümmetin birliğini ve hukukunu düşünen bir liderdi.
