HZ. ESMÂ BİNT EBÛ BEKİR (R.ANHA)
Hicret yolculuğu için hazırlık yapılıyordu. Hz. Esmâ, Peygamberimiz (s.a.v) ve babası için hazırladığı yol azığını bağlamak istedi ancak ip bulamadı. Pratik zekasıyla hemen belindeki kuşağını (nitaq) çıkardı, ikiye böldü. Bir parçasıyla yemek torbasını, diğer parçasıyla su kabını bağladı.
Peygamberimiz (s.a.v) onun bu fedakarlığını ve zekasını görünce tebessüm etti ve müjdeledi: “Ey Esmâ! Allah bu kuşağının karşılığında sana cennette iki kuşak versin.” O günden sonra ona hep “Zâtü’n-Nitâkayn” (İki Kuşaklı) denildi.
Peygamberimiz ve Hz. Ebubekir Sevr mağarasına gittikten sonra, müşrikler çılgına dönmüştü. Ebu Cehil, bir grup adamla Hz. Ebubekir’in evine geldi. Kapıyı Hz. Esmâ açtı. Ebu Cehil öfkeyle: “Baban nerede?” diye bağırdı.
Hz. Esmâ, sırrı vermemek için “Bilmiyorum” dedi. Ebu Cehil, bu cevap üzerine Hz. Esmâ’nın yüzüne öyle şiddetli bir tokat attı ki, küpesi kulağından fırladı. Ama Hz. Esmâ, o acıya rağmen ağzını açmadı, sırrı vermedi. O, babasının kızıydı; sır saklamayı ve direnmeyi iyi bilirdi.
Hz. Ebubekir hicret ederken evdeki tüm parasını (yaklaşık 6 bin dirhem) yanına almış, ailesini Allah’a emanet etmişti. Babası Ebu Kuhafe (henüz Müslüman değildi ve gözleri görmüyordu) eve geldi. “Ebubekir hem kendini hem malını alıp gitti, sizi zor durumda bıraktı” diye söylendi.
Hz. Esmâ hemen dışarıdan çakıl taşları topladı, bir bezin içine koydu ve dedesinin elini o bezin üzerine koyarak: “Hayır dedeciğim, bak bize çok mal bıraktı” dedi. Dede taşları para sanarak “İyi o zaman, sizi mağdur etmemiş” diye sevindi. Hz. Esmâ, bu zekasıyla hem dedesini sakinleştirdi hem de babasının sırrını korudu.
Medine’ye hicret ettiğinde hamileliğinin son günlerindeydi. Yahudiler, “Müslümanlara büyü yaptık, artık Medine’de erkek çocukları olmayacak” diye propaganda yapıyorlardı. Hz. Esmâ, Kuba köyüne vardığında oğlu Abdullah bin Zübeyr’i dünyaya getirdi.
Bu doğum haberi Müslümanları sevince boğdu. Bebeği alıp tekbirlerle Medine sokaklarında dolaştırdılar. Peygamberimiz (s.a.v) bebeği kucağına aldı, hurma çiğneyip damağına sürdü (tahnik) ve ona dua etti. Yahudilerin büyüsü bozulmuş, Müslümanların morali düzelmişti.
Hz. Zübeyr bin Avvam ile evlendiğinde çok fakirdiler. Hz. Zübeyr’in bir atından başka malı yoktu. Hz. Esmâ, atın tımarını yapar, yemini verirdi. Hatta evine kilometrelerce uzaktan, başının üzerinde hurma çekirdekleri taşırdı.
Bir gün yüküyle dönerken Peygamberimiz (s.a.v) ile karşılaştı. Peygamberimiz onu devesinin arkasına bindirmek istedi. Hz. Esmâ, kocasının kıskançlığını bildiği için haya etti ve binmedi. O, yokluk içinde bile iffetinden ve eşine saygısından taviz vermeyen bir hanımdı.
Bir gün Peygamberimize (s.a.v) gelerek: “Ya Resulallah! Kocam Zübeyr’in bana getirdiklerinden başka bir şeyim yok. Bunlardan sadaka verebilir miyim?” diye sordu.
Efendimiz (s.a.v) ona şu altın kuralı öğretti: “İnfak et, bağışla! Sakın sayma (cimrilik edip kesenin ağzını sıkma), yoksa Allah da sana nimetini sayarak verir (kısar).” Hz. Esmâ bu tavsiyeye uydu ve hayatı boyunca o kadar cömert oldu ki, eline geçeni yarına bırakmaz, hemen dağıtırdı.
Oğlu Abdullah bin Zübeyr (r.a), zalim Haccac tarafından şehit edilip bedeni günlerce asılı bırakılmıştı. Haccac, yaşlı ve gözleri görmeyen Hz. Esmâ’yı ayağına çağırdı, gitmedi. Haccac onun evine geldi ve alaycı bir şekilde: “Oğluna (Allah’ın düşmanına) yaptığımı nasıl buldun?” dedi.
Hz. Esmâ (r.anha) o haliyle kükredi: “Sen onun dünyasını yıktın ama o senin ahiretini yıktı! Ben Resulullah’tan işittim ki, Sakif kabilesinden bir yalancı ve bir bozguncu çıkacak. Yalancıyı (Muhtar) gördük, bozguncu da sensin!” Haccac bu söz karşısında tek kelime edemedi ve oradan ayrıldı.
Abdullah bin Zübeyr, Haccac’ın ordusu karşısında zor durumdaydı ve annesine danışmaya geldi: “Anneciğim, herkes beni terk etti, ne yapayım?” dedi.
100 yaşındaki Hz. Esmâ, oğluna cesaret verdi: “Evladım! Eğer davanın hak olduğuna inanıyorsan, arkadaşların gibi sen de şehit oluncaya kadar dayan. Yok eğer dünya için savaştıysan, sen ne kötü bir kulsun! Ölümden korkma, bir koyun boğazlandıktan sonra derisinin yüzülmesinden acı duymaz.” Oğlu, annesinin bu sözleriyle şehadete yürüdü.
Oğlu şehit edildikten sonra Haccac, ibret olsun diye cesedini asmıştı. Hz. Esmâ, oğlunun asılı bedeninin yanından geçerken durdu, hiç ağlamadı ve tarihe geçen şu sözü söyledi:
“Bu süvarinin atından inme vakti daha gelmedi mi?” Onun bu vakur duruşu karşısında Haccac bile etkilendi ve Abdullah’ın cenazesinin indirilip defnedilmesine izin verdi.
Hz. Esmâ (r.anha) yüz yaşına kadar yaşadı. Dişleri dökülmemiş, aklı ve hafızası hiç bozulmamıştı. Ömrünün son anına kadar fetva verdi, hadis rivayet etti ve insanlara doğru yolu gösterdi.
Hicretin 73. yılında, oğlu Abdullah’ın şehadetinden sadece birkaç gün (veya birkaç hafta) sonra vefat etti. O, bir asırlık ömrünü İslam’a hizmet, sabır ve cesaretle doldurmuş bir kahramandı.
