HZ. EBU UBEYDE BİN CERRAH (R.A)
Bedir Savaşı’nda müşrik saflarında babası Abdullah bin Cerrah da vardı ve sürekli oğlunun, Ebu Ubeyde’nin peşine düşüyordu. Ebu Ubeyde ondan kaçıyor, babasına kılıç kaldırmak istemiyordu. Ancak babası ısrarla üzerine gelip onu öldürmeye çalışınca, Ebu Ubeyde Allah ve Resulü’nün sevgisini babasının sevgisine tercih etmek zorunda kaldı.
Karşı karşıya geldiler ve Ebu Ubeyde (r.a) o gün babasını etkisiz hale getirdi. Bunun üzerine şu ayet indi: “Allah’a ve ahiret gününe inanan bir toplumun; babaları, oğulları, kardeşleri veya akrabaları da olsa, Allah’a ve Resulüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin.” (Mücadele, 22). O, imanı için en zor imtihanı vermişti.
Uhud Savaşı’nda Peygamberimizin (s.a.v) miğferinin iki halkası mübarek yanaklarına batmıştı. Kanlar akıyordu. Hz. Ebubekir çıkarmak için koştu ama Ebu Ubeyde (r.a) yalvardı: “Allah aşkına bırak ben çıkarayım.”
Ebu Ubeyde, eliyle çekerse Efendimizin canı yanar diye korktu. Eğildi, dişleriyle halkanın birini tuttu ve yavaşça çekti. Halka çıktı ama Ebu Ubeyde’nin ön dişi de kırıldı. Sonra diğer halkayı tuttu, onu da çıkardı, diğer ön dişi de kırıldı. Efendimizin canı yanmasın diye kendi güzelliğini feda etti. Hz. Ebubekir der ki: “Ebu Ubeyde insanların ön dişleri kırık olanlarının en güzeliydi.”
Yermük Savaşı’nın en şiddetli anında, Medine’den bir haberci geldi. Hz. Ebubekir vefat etmiş, yerine geçen Hz. Ömer, başkomutan Halid bin Velid’i görevden alıp yerine Ebu Ubeyde’yi atamıştı. Mektup Ebu Ubeyde’ye ulaştı.
Ancak o, savaşın ortasında askerlerin morali bozulmasın ve Halid bin Velid kırılmasın diye mektubu sakladı. Savaş zaferle bitene kadar komutan gibi davranmadı, Halid’in emrinde bir asker gibi savaştı. Zaferden sonra edeple mektubu uzattı. Bu ne büyük bir nefis terbiyesiydi!
Hz. Ömer, Şam’a geldiğinde Ebu Ubeyde’nin evini (çadırını) ziyaret etmek istedi. İçeri girdiğinde şok oldu. Koca Suriye Fatihi’nin evinde bir keçe, bir su kabı ve bir kılıçtan başka hiçbir eşya yoktu.
Hz. Ömer: “Ey Ebu Ubeyde! Dünya nimetlerinden sen de biraz nasibini alsaydın ya?” dedi. Ebu Ubeyde (r.a) şu cevabı verdi: “Ey Müminlerin Emiri! Bunlar beni gideceğim yere (ahirete) ulaştırmaya yeter.” Hz. Ömer gözyaşları içinde: “Ey Ebu Ubeyde! Dünya hepimizi değiştirdi, bir tek seni değiştiremedi!” dedi.
Suriye valisi olduğunda, kendisine özel ve güzel yemekler hazırlanmak istendi. O ise asker karavanasından yemeyi tercih etti. Bir gün kendisine bal şerbeti ikram edildi. Sordu: “Ordudaki her asker bu şerbetten içebiliyor mu?”
“Hayır efendim, bu size özel” dediklerinde, şerbeti geri çevirdi: “En son neferim ne yiyip içiyorsa, ben de ancak onu yer içerim. Onlardan bir farkım yoktur.”
Amwas bölgesinde büyük bir veba salgını başladı (Amwas Taunu). Hz. Ömer, Ebu Ubeyde’yi çok sevdiği için onu kurtarmak istedi ve “Sana ihtiyacım var, hemen Medine’ye gel” diye mektup yazdı.
Ebu Ubeyde, Halife’nin niyetini anladı ve cevap yazdı: “Ey Emir! Niyetini anladım. Ben askerlerimle beraberim. Onların başına gelen benim de başıma gelmedikçe onları bırakıp gidemem. Beni affet ve burada kalmama izin ver.” Hz. Ömer mektubu okuyunca “Ebu Ubeyde öldü mü?” diye ağladı.
Bir gün Bahreyn’den yüklü miktarda cizye malı getirdi. Medine halkı bunu duyunca toplandı. Ebu Ubeyde, sabah namazından sonra insanların meraklı bakışlarını görünce gülümsedi: “Sanırım mal geldiğini duydunuz?” dedi.
“Evet” dediler. O ise şöyle uyardı: “Vallahi sizin için fakirlikten korkmuyorum. Sizin için korktuğum şey; dünya malının önünüze serilmesi, öncekilerin yarıştığı gibi sizin de yarışmanız ve onları helak ettiği gibi sizi de helak etmesidir.” Getirdiği malın tek kuruşuna dokunmadan beytülmale teslim etti.
Hz. Ömer (r.a) vefat edeceği zaman, yerine kimi bırakacağı sorulduğunda şöyle demişti: “Eğer Ebu Ubeyde sağ olsaydı, onu yerime halife tayin ederdim. Rabbim bana ‘Neden onu seçtin?’ diye sorarsa; ‘Ben Resulullah’ın: Her ümmetin bir emini vardır, bu ümmetin emini Ebu Ubeyde’dir dediğini işittim’ derdim.”
Hz. Ömer gibi feraset sahibi birinin, onu kendisinden sonraki en layık kişi olarak görmesi, Ebu Ubeyde’nin (r.a) makamının yüksekliğini gösterir.
Peygamberimiz (s.a.v) onu bir seriyyenin başında komutan olarak göndermişti. Yolda erzakları bitti. Günlerce sadece ağaç yaprakları (hable) yiyerek hayatta kaldılar. Dudakları deve dudakları gibi yara oldu.
Ebu Ubeyde (r.a) bu zorlukta bile ordusunun disiplinini bozmadı, isyan etmedi. Sonunda deniz sahiline vuran dev bir balık (amber balığı) sayesinde kurtuldular. Bu sabır, onun zorluklar karşısındaki metanetini gösteriyordu.
Veba hastalığına yakalandığında, vefat edeceğini anladı ve askerlerini toplayıp son vasiyetini yaptı: “Namazınızı kılın, orucunuzu tutun, sadakanızı verin. Emirlerinize itaat edin, onları aldatmayın. Dünya sizi aldatmasın. İnsan bin yıl da yaşasa, sonu işte bu kefene girmektir.”
Son nefesini verirken Muaz bin Cebel’e namazı kıldırmasını işaret etti ve ruhunu teslim etti. O, hem yaşarken emindi, hem de Rabbine emaneti teslim ederken emindi.
