HZ. ALİ BİN EBİ TALİB (R.A)
Henüz 10 yaşlarındaydı. Peygamberimiz (s.a.v) ve Hz. Hatice’yi namaz kılarken gördü. “Bu nedir?” diye sordu. Peygamberimiz anlattı. Ali (r.a): “Babama danışayım” dedi.
Ancak o gece düşündü: “Allah beni yaratırken babama danışmadı ki ben O’na iman ederken babama danışayım.” Ertesi sabah geldi ve ilk erkek (çocuk) Müslüman olma şerefine erişti.
Hicret gecesi müşrikler Peygamberimizin evini kuşatmış, O’nu öldürmek için bekliyorlardı. Peygamberimiz (s.a.v), Hz. Ali’ye: “Benim yatağıma yat, şu yeşil hırkamı üzerine ört” dedi.
Hz. Ali (r.a), o yatağın ölüm yatağı olduğunu bile bile tereddütsüz yattı. Sabaha kadar Peygamberimizi arayan kılıçların hedefi oldu ama korkmadı. Bu, fedakarlığın zirvesiydi.
Hz. Fatıma’ya (r.anha) birçok zengin sahabi talip olmuştu. Hz. Ali de istiyordu ama fakirdi. Peygamberimizin huzuruna çıktı, utancından konuşamadı.
Peygamberimiz anladı ve: “Zırhını sat, mehir yap” dedi. Çok sade bir düğünle evlendiler. Çeyizleri bir koç postu, içi lif dolu bir yastık, bir el değirmeni ve iki testiden ibaretti. Ama o ev, dünyanın en mutlu yuvasıydı.
Hendek Savaşı’nda müşriklerin en korkulan savaşçısı Amr bin Abdud hendeği aştı ve “Erkek yok mu?” diye meydan okudu. Herkesin sustuğu an, genç Ali (r.a) atıldı.
Peygamberimiz sarığını ona sardı, kılıcını verdi ve dua etti. Hz. Ali, o dev cüsseli adamı bir darbede yere serdi. Tekbir sesleri Medine semalarını inletti. O günkü vuruşu, “bütün ümmetin ibadetine denk” sayıldı.
Hayber kalesi bir türlü alınamıyordu. Peygamberimiz (s.a.v): “Yarın sancağı öyle birine vereceğim ki; o Allah’ı ve Resulünü sever, Allah ve Resulü de onu sever. Allah fethi onun eliyle müyesser kılacaktır” buyurdu.
Sabah sancağı, gözleri ağrıyan Hz. Ali’ye verdi. Gözlerine şifa duası yaptı. Hz. Ali, Hayber’in o devasa demir kapısını kalkan olarak kullandı ve kaleyi fethetti.
Tebük Seferi’ne gidilirken Peygamberimiz Hz. Ali’yi Medine’de vekil bıraktı. Münafıklar “Ali’yi yük gördüğü için bıraktı” dedikodusu yaydılar.
Hz. Ali ağlayarak yetişti. Peygamberimiz ona: “Razı değil misin ya Ali? Sen bana, Harun’un Musa’ya olan yakınlığı gibisin. Ancak benden sonra peygamber yoktur” buyurarak gönlünü aldı ve makamını yüceltti.
Hz. Ali mescitte namaz kılarken bir dilenci geldi. Hz. Ali rüku halindeyken, namazını bozmadan elini uzattı ve parmağındaki yüzüğü dilenciye işaret etti. Dilenci yüzüğü alıp gitti.
Bu olay üzerine Maide Suresi 55. ayet indi: “Sizin veliniz ancak Allah, Resulü ve namaz kılıp rüku halindeyken zekat veren müminlerdir.”
Halifeliği döneminde zırhını bir Hristiyan’da gördü. Kadıya (Hakim Şurayh) gitti. Kadı, Halife’den şahit istedi. Hz. Ali, oğlu Hasan’ı gösterdi. Kadı: “Oğlun babaya şahitliği geçersizdir” dedi ve zırhı Hristiyan’a verdi.
Hristiyan şok oldu: “Müminlerin Emiri beni kendi kadısına götürdü ve kadı onun aleyhine hüküm verdi! Bu ancak peygamberlerin dinidir” diyerek Müslüman oldu ve zırhı iade etti.
Peygamberimiz (s.a.v) ona: “Sakalların başının kanıyla boyanacak” buyurmuştu. Haricilerden Abdurrahman bin Mülcem, sabah namazında Hz. Ali’yi zehirli kılıçla yaraladı.
Hz. Ali, katiline bile kısas sınırlarının aşılmamasını, eziyet edilmemesini vasiyet etti. O, son nefesinde bile adaleti ve merhameti elden bırakmadı.
Hz. Ali, Kur’an’ı, tefsiri, fıkhı ve hikmeti en iyi bilenlerdendi. “Bana ne isterseniz sorun” derdi. Nahiv (Arapça dilbilgisi) ilminin kurucusu sayılır.
Sözleri ve hikmetleri “Nehcü’l-Belâga” gibi eserlerde toplanmış, asırlarca ilim meclislerinde ışık olmuştur. O, hem kılıcın hem de kalemin sultanıydı.
