HZ. ABDURRAHMAN BİN AVF (R.A)
Medine’ye hicret ettiğinde, Mekke’deki bütün mal varlığını geride bırakmış, beş parasız kalmıştı. Peygamberimiz (s.a.v) onu, Medineli zengin sahabi Sa’d bin Rebi ile kardeş ilan etti. Sa’d (r.a), malının yarısını ve evlerinden birini ona vermeyi teklif etti.
Ancak Abdurrahman bin Avf (r.a), bu cömert teklifi nazikçe reddederek o meşhur sözü söyledi: “Allah malına ve ehline bereket versin kardeşim. Benim bunlara ihtiyacım yok. Sen bana sadece pazarın yolunu göster, yeter.” Pazarda yağ ve peynir ticareti yaparak kısa sürede yine büyük bir servet kazandı.
Bir gün Medine’de büyük bir gürültü koptu, yer sarsıldı. Hz. Aişe annemiz “Bu ne gürültüdür?” diye sordu. “Abdurrahman bin Avf’ın Şam’dan gelen 700 develik ticaret kervanıdır” dediler. Develer; buğday, un ve yiyecek yüklüydü.
Hz. Aişe o an Peygamberimizin bir hadisini hatırlattı: “Abdurrahman’ın cennete emekleyerek/sürünerek girdiğini gördüm (zenginliğin hesabı zordur manasında).” Bu söz Abdurrahman bin Avf’a ulaşınca hemen koştu ve: “Şahit ol ey Anne! Eğer gücüm yetseydi cennete koşarak giderdim. Bu kervanı, üzerindeki yükleri, çulları ve develeriyle birlikte Allah yolunda infak ettim!” dedi ve hepsini dağıttı.
Ticari zekası ve dürüstlüğü o kadar bereketliydi ki, “Ben elimi bir taşa atsam, sanki o taş altına veya gümüşe dönüşüyor” derdi. Hiçbir zaman karaborsacılık yapmadı, az kâra kanaat etti, kusurlu malı gizlemedi ve peşin çalıştı.
Bu ticari ahlakı sayesinde, Allah ona öyle bir zenginlik verdi ki; vefat ettiğinde geriye külçelerle altın bıraktı. Ancak o, bu malın esiri değil, efendisiydi. Kazandığını bekletmeden dağıtırdı.
Tebük Seferi sırasında bir sabah namazı vaktiydi. Peygamberimiz (s.a.v) abdest tazelemeye gitmiş, biraz gecikmişti. Güneş doğmak üzereydi. Cemaat, Abdurrahman bin Avf’ı öne geçirip namaza durdu.
İkinci rekatta Peygamberimiz geldi ve cemaate katıldı. Namaz bitince sahabeler telaşlandı. Ancak Efendimiz (s.a.v): “İsabet ettiniz, iyi yaptınız. Hiçbir peygamber, kendi ümmetinden salih birisinin arkasında namaz kılmadan ruhunu teslim etmez” buyurarak onu onurlandırdı. Hz. Ebubekir dışında bu şerefe nail olan tek kişidir.
Uhud Savaşı’nda İslam ordusunun dağıldığı o dehşetli anlarda, Peygamberimizin (s.a.v) yanından ayrılmayan ve O’nu canı pahasına koruyan az sayıda sahabeden biriydi.
Vücudundan yirmiden fazla yara aldı, ayağından sakatlandı ve ömrünün sonuna kadar topallayarak yürüdü. O günkü sebata karşılık Allah ona dünyada ve ahirette büyük mükafatlar verdi.
Hz. Ömer (r.a) yaralanınca, kendisinden sonraki halifeyi seçmeleri için 6 kişilik bir şura (heyet) belirledi. Abdurrahman bin Avf da bunlardan biriydi. Heyet toplandığında o, tarihi bir fedakarlık yaptı.
“İçinizden kim, bu hakkından (adaylıktan) vazgeçip, en hayırlı olanınızı seçme görevini üstlenir?” dedi. Kimse ses çıkarmayınca, “Ben adaylıktan çekiliyorum, sadece hakem olacağım” dedi. Günlerce istişare yaptı ve sonunda Hz. Osman’ı (r.a) halife ilan ederek ümmeti büyük bir krizden kurtardı. Makam hırsının zerresi bile kalbinde yoktu.
Cömertliği sınır tanımazdı. Bir gün 40.000 dinar (altın para) tasadduk etti. Başka bir gün 500 atı İslam ordusuna bağışladı. Bir başka gün 1500 deveyi yükleriyle birlikte infak etti.
Bedir Savaşı’na katılan sahabelerden hayatta kalanların her birine 400 dinar verilmesini vasiyet etti. Hatta Peygamberimizin eşlerine (Annelerimize) o kadar çok yardım ederdi ki, Hz. Aişe: “Allah onu Selsebil pınarından içirsin” diye dua ederdi.
Bir gün oruçluydu. İftar sofrasına çeşitli ve güzel yemekler konuldu. Sofraya baktı ve birden ağlamaya başladı. “Neden ağlıyorsun?” dediklerinde şunları söyledi:
“Mus’ab bin Umeyr şehit olduğunda onu saracak bir kefen bile bulamamıştık. Hamza şehit oldu, o benden hayırlıydı, kefen bulamadık. Şimdi ise dünya önümüze serildi. Korkarım ki, iyiliklerimizin karşılığı bize dünyada peşin veriliyor (ahirete bir şey kalmıyor)!” dedi ve yemeği yemeden sofradan kalktı.
Hz. Osman’ın şehadetinden sonra fitneler artınca evine çekildi, kimseye karışmadı. 75 yaşında vefat ettiğinde, cenaze namazını Hz. Osman (veya bazı rivayetlerde Hz. Ali) kıldırdı.
Hz. Ali (r.a) onun cenazesinde şöyle dedi: “Gideceğin yer ne güzel, döneceğin yer ne hoştur. Sen büyük bir servet kazandın ama fitnelerin şerrinden de kurtuldun.” Medine sokakları o gün “Emin”ini kaybettiği için hüzne boğuldu.
Vefat ettiğinde, o kadar çok mal bırakmıştı ki, mirasçılar arasında altınlar baltalarla kırılarak paylaştırıldı. Ancak o, sağlığında malının çoğunu Allah yolunda harcamış, binlerce köle azat etmiş ve borçluların borcunu ödemişti.
Onun hayatı, “Zenginlik mümin için ne güzel bir yardımcıdır” hadisinin canlı tefsiriydi. Malı kalbine koymamış, sadece elinde tutmuş ve ahirete köprü yapmıştı.
