ENBİYÂ SURESİ
Enbiyâ Suresi“Kim Enbiyâ Suresi’ni okursa, Allah onun hesabını kolaylaştırır ve Kur’an’da adı geçen peygamberlerin hepsi onunla musafaha eder.”
(Hadis-i Şerif Rivayeti)📍 Mekki
🔢 112 Ayet
📖 17. Cüz
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
1
اِقْتَرَبَ لِلنَّاسِ حِسَابُهُمْ وَهُمْ ف۪ي غَفْلَةٍ مُعْرِضُونَۚ
“Ikterabe lin nâsi hisâbuhum ve hum fî gafletin mu’ridûn.”
İnsanların hesaba çekilecekleri gün iyice yaklaştı; halbuki onlar gaflet içinde (haktan) yüz çeviriyorlar.
2
مَا يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنْ رَبِّهِمْ مُحْدَثٍ اِلَّا اسْتَمَعُوهُ وَهُمْ يَلْعَبُونَۙ
“Mâ ye’tîhim min zikrin min rabbihim muhdesin illestemeûhu ve hum yel’abûn.”
Rablerinden kendilerine ne zaman yeni bir ihtar gelse, onlar bunu, (alay edip) eğlenerek dinliyorlar.
3
لَاهِيَةً قُلُوبُهُمْۜ وَاَسَرُّوا النَّجْوَى الَّذِينَ ظَلَمُوا هلْ هٰذَٓا اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْۚ اَفَتَأْتُونَ السِّحْرَ وَاَنْتُمْ تُبْصِرُونَ
“Lâhiyeten kulûbuhum, ve eserrun necvâllezîne zalemû hel hâzâ illâ beşerun mislukum, e fe te’tûnes sihra ve entum tubsırûn.”
Kalpleri hep eğlencede (gaflette), o zalimler aralarında şu fısıltıyı gizlediler: “Bu (Muhammed) da sizin gibi bir insan değil mi? Şimdi siz göz göre göre büyüye mi kapılıyorsunuz?”
4
قَالَ رَبّ۪ي يَعْلَمُ الْقَوْلَ فِي السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِۘ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ
“Kâle rabbî ya’lemul kavle fîs semâi vel ardı ve huves semîul alîm.”
(Peygamber) dedi ki: “Rabbim, gökte ve yerde (söylenen) her sözü bilir. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.”
5
بَلْ قَالُٓوا اَضْغَاثُ اَحْلَامٍ بَلِ افْتَرٰيهُ بَلْ هُوَ شَاعِرٌۚ فَلْيَأْتِنَا بِاٰيَةٍ كَمَٓا اُرْسِلَ الْاَوَّلُونَ
“Bel kâlû adgâsu ahlâmin belifterâhu bel huve şâir, felye’tinâ bi âyetin kemâ ursilel evvelûn.”
“Hayır” dediler, “(Bunlar) saçma sapan rüyalardır; hayır, onu kendisi uydurmuştur; hayır, o bir şairdir. (Eğer gerçek peygamberse) öncekilerin gönderildiği gibi, bize de bir mucize getirsin.”
6
مَٓا اٰمَنَتْ قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْيَةٍ اَهْلَكْنَاهَاۚ اَفَهُمْ يُؤْمِنُونَ
“Mâ âmenet kablehum min karyetin ehleknâhâ, e fe hum yu’minûn.”
Bunlardan önce helak ettiğimiz hiçbir memleket halkı iman etmemişti de, şimdi bunlar mı iman edecekler?
7
وَمَٓا اَرْسَلْنَا قَبْلَكَ اِلَّا رِجَالًا نُوح۪ٓي اِلَيْهِمْ فَسْـَٔلُٓوا اَهْلَ الذِّكْرِ اِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ
“Ve mâ erselnâ kableke illâ ricâlen nûhî ileyhim fes’elû ehlez zikri in kuntum lâ ta’lemûn.”
Senden önce de, kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, bilenlere (Zikir ehline) sorun.
8
وَمَا جَعَلْنَاهُمْ جَسَدًا لَا يَأْكُلُونَ الطَّعَامَ وَمَا كَانُوا خَالِد۪ينَ
“Ve mâ cealnâhum ceseden lâ ye’kulûnet taâme ve mâ kânû hâlidîn.”
Biz onları (peygamberleri), yemek yemeyen birer ceset kılmadık. Onlar (dünyada) ebedi de değillerdi.
9
ثُمَّ صَدَقْنَاهُمُ الْوَعْدَ فَاَنْجَيْنَاهُمْ وَمَنْ نَشَٓاءُ وَاَهْلَكْنَا الْمُسْرِف۪ينَ
“Summe sadaknâhumul va’de fe enceynâhum ve men neşâu ve ehleknel musrifîn.”
Sonra onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik. Kendilerini ve dilediğimiz kimseleri kurtardık; haddi aşanları ise helak ettik.
10
لَقَدْ اَنْزَلْنَٓا اِلَيْكُمْ كِتَابًا ف۪يهِ ذِكْرُكُمْۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ۟
“Lekad enzelnâ ileykum kitâben fîhi zikrukum, e fe lâ ta’kılûn.”
Andolsun, size öyle bir Kitap indirdik ki, sizin bütün şeref ve şanınız ondadır. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?
11
وَكَمْ قَصَمْنَا مِنْ قَرْيَةٍ كَانَتْ ظَالِمَةً وَاَنْشَأْنَا بَعْدَهَا قَوْمًا اٰخَر۪ينَ
“Ve kem kasamnâ min karyetin kânet zâlimeten ve enşe’nâ ba’dehâ kavmen âharîn.”
Biz, zalim olan nice memleketi kırıp geçirdik ve onlardan sonra başka bir topluluk var ettik.
12
فَلَمَّٓا اَحَسُّوا بَأْسَنَٓا اِذَا هُمْ مِنْهَا يَرْكُضُونَۜ
“Fe lemmâ ehassû be’senâ izâ hum minhâ yerkudûn.”
Azabımızı hissettiklerinde, hemen oradan kaçmaya başladılar.
13
لَا تَرْكُضُوا وَارْجِعُٓوا اِلٰى مَٓا اُتْرِفْتُمْ ف۪يهِ وَمَسَاكِنِكُمْ لَعَلَّكُمْ تُسْـَٔلُونَ
“Lâ terkudû verciû ilâ mâ utriftum fîhi ve mesâkinikum leallekum tus’elûn.”
“Kaçmayın! İçinde şımartıldığınız o nimetlere ve yurtlarınıza dönün. Çünkü (sorguya) çekileceksiniz.”
14
قَالُوا يَا وَيْلَنَٓا اِنَّا كُنَّا ظَالِم۪ينَ
“Kâlû yâ veylenâ innâ kunnâ zâlimîn.”
“Vay başımıza gelenlere! Biz gerçekten zalim kimselermişiz!” dediler.
15
فَمَا زَالَتْ تِلْكَ دَعْوٰيهُمْ حَتّٰى جَعَلْنَاهُمْ حَص۪يدًا خَامِد۪ينَ
“Fe mâ zâlet tilke da’vâhum hattâ cealnâhum hasîden hâmidîn.”
Biz onları biçilmiş ekin gibi (kırıp), sönmüş ateşe çevirinceye kadar bu feryatları sürüp gitti.
16
وَمَا خَلَقْنَا السَّمَٓاءَ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا لَاعِب۪ينَ
“Ve mâ halaknes semâe vel arda ve mâ beynehumâ lâibîn.”
Biz göğü, yeri ve bunlar arasındakileri oyuncak olsun diye yaratmadık.
17
لَوْ اَرَدْنَٓا اَنْ نَتَّخِذَ لَهْوًا لَاتَّخَذْنَاهُ مِنْ لَدُنَّٓا اِنْ كُنَّا فَاعِل۪ينَ
“Lev eradnâ en nettehıze lehven lettehaznâhu min ledunnâ, in kunnâ fâilîn.”
Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, onu kendi katımızdan edinirdik. Yapacak olsaydık öyle yapardık.
18
بَلْ نَقْذِفُ بِالْحَقِّ عَلَى الْبَاطِلِ فَيَدْمَغُهُ فَاِذَا هُوَ زَاهِقٌۜ وَلَكُمُ الْوَيْلُ مِمَّا تَصِفُونَ
“Bel nakzifu bil hakkı alel bâtıli fe yedmeguhu fe izâ huve zâhik, ve lekumul veylu mimmâ tasifûn.”
Bilakis biz, hakkı batılın tepesine atarız da o, onun beynini parçalar. Bir de bakarsın ki batıl yok olup gitmiştir. (Allah’a) yakıştırdığınız sıfatlardan dolayı yazıklar olsun size!
19
وَلَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَمَنْ عِنْدَهُ لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِه۪ وَلَا يَسْتَحْسِرُونَۚ
“Ve lehu men fîs semâvâti vel ard, ve men ındehû lâ yestekbirûne an ıbâdetihî ve lâ yestahsirûn.”
Göklerde ve yerde kim varsa O’nundur. O’nun katındakiler (melekler), O’na ibadet etmekten ne büyüklenirler ne de yorulurlar.
20
يُسَبِّحُونَ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ لَا يَفْتُرُونَ
“Yusebbihûnel leyle ven nehâra lâ yefturûn.”
Gece gündüz bıkıp usanmadan (O’nu) tesbih ederler.
21
اَمِ اتَّخَذُٓوا اٰلِهَةً مِنَ الْاَرْضِ هُمْ يُنْشِرُونَ
“Emittehazû âliheten minel ardı hum yunşirûn.”
Yoksa (o müşrikler) yerden, (ölüleri) diriltecek birtakım ilahlar mı edindiler?
22
لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَاۚ فَسُبْحَانَ اللّٰهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ
“Lev kâne fîhimâ âlihetun illallâhu lefesedetâ, fe subhânallâhi rabbil arşi ammâ yasifûn.”
Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilahlar olsaydı, kesinlikle ikisinin de düzeni bozulurdu. Arş’ın Rabbi olan Allah, onların yakıştırdığı sıfatlardan münezzehtir.
23
لَا يُسْـَٔلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْـَٔلُونَ
“Lâ yus’elu ammâ yef’alu ve hum yus’elûn.”
O, yaptığından sorguya çekilemez; fakat onlar sorguya çekileceklerdir.
24
اَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اٰلِهَةًۜ قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْۚ هٰذَا ذِكْرُ مَنْ مَعِيَ وَذِكْرُ مَنْ قَبْل۪يۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ الْحَقَّ فَهُمْ مُعْرِضُونَ
“Emittehazû min dûnihî âliheh, kul hâtû burhânekum, hâzâ zikru men maiye ve zikru men kablî, bel ekseruhum lâ ya’lemûnel hakka fe hum mu’ridûn.”
Yoksa O’ndan başka ilahlar mı edindiler? De ki: “Haydi delilinizi getirin! İşte benimle beraber olanların Kitab’ı ve benden öncekilerin Kitab’ı…” Hayır, onların çoğu hakkı bilmezler; bu yüzden yüz çevirirler.
25
وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا نُوح۪ٓي اِلَيْهِ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنَا۬ فَاعْبُدُونِ
“Ve mâ erselnâ min kablike min resûlin illâ nûhî ileyhi ennehu lâ ilâhe illâ ene fa’budûn.”
Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona: “Benden başka ilah yoktur; şu halde bana kulluk edin” diye vahyetmiş olmayalım.
26
وَقَالُوا اتَّخَذَ الرَّحْمٰنُ وَلَدًا سُبْحَانَهُۜ بَلْ عِبَادٌ مُكْرَمُونَۙ
“Ve kâlûttehazer rahmânu veleden subhâneh, bel ıbâdun mukramûn.”
“Rahmân çocuk edindi” dediler. O, (bu yakıştırmadan) münezzehtir. Hayır! Onlar (melekler, çocuk değil), ikram edilmiş kullardır.
27
لَا يَسْبِقُونَهُ بِالْقَوْلِ وَهُمْ بِاَمْرِه۪ يَعْمَلُونَ
“Lâ yesbikûnehu bil kavli ve hum bi emrihî ya’melûn.”
Onlar sözde O’nun önüne geçmezler; hep O’nun emriyle iş görürler.
28
يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا يَشْفَعُونَ اِلَّا لِمَنِ ارْتَضٰى وَهُمْ مِنْ خَشْيَتِه۪ مُشْفِقُونَ
“Ya’lemu mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum ve lâ yeşfeûne illâ li menirtedâ ve hum min haşyetihî muşfikûn.”
Allah, onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir. Onlar, Allah’ın razı olduğu kimseden başkasına şefaat etmezler ve O’nun korkusundan titrerler.
29
وَمَنْ يَقُلْ مِنْهُمْ اِنّ۪ٓي اِلٰهٌ مِنْ دُونِه۪ فَذٰلِكَ نَجْز۪يهِ جَهَنَّمَۜ كَذٰلِكَ نَجْزِي الظَّالِم۪ينَ۟
“Ve men yekul minhum innî ilâhun min dûnihî fe zâlike neczîhi cehennem, kezâlike necziz zâlimîn.”
İçlerinden kim, “Ben O’ndan başka bir ilahım” derse, biz onu cehennemle cezalandırırız. İşte biz, zalimleri böyle cezalandırırız.
30
اَوَلَمْ يَرَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَاۜ وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَٓاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّۜ اَفَلَا يُؤْمِنُونَ
“E ve lem yerellezîne keferû ennes semâvâti vel arda kânetâ ratkan fe fetaknâhumâ, ve cealnâ minel mâi kulle şey’in hayy, e fe lâ yu’minûn.”
İnkâr edenler, gökler ve yer bitişik iken onları ayırdığımızı ve her canlıyı sudan yarattığımızı görmezler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı?
31
وَجَعَلْنَا فِي الْاَرْضِ رَوَاسِيَ اَنْ تَم۪يدَ بِهِمْ وَجَعَلْنَا ف۪يهَا فِجَاجًا سُبُلًا لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ
“Ve cealnâ fîl ardı ravâsiye en temîde bihim ve cealnâ fîhâ ficâcen subulen leallehum yehtedûn.”
Onları sarsmasın diye yeryüzünde sabit dağlar yarattık. Ve (amaçlarına) ulaşabilsinler diye orada geniş yollar açtık.
32
وَجَعَلْنَا السَّمَٓاءَ سَقْفًا مَحْفُوظًاۚ وَهُمْ عَنْ اٰيَاتِهَا مُعْرِضُونَ
“Ve cealnes semâe sakfen mahfûzâ, ve hum an âyâtihâ mu’ridûn.”
Gökyüzünü korunmuş bir tavan kıldık; onlar ise oradaki delillerden yüz çeviriyorlar.
33
وَهُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَۜ كُلٌّ ف۪ي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ
“Ve huvellezî halakal leyle ven nehâra veş şemse vel kamer, kullun fî felekin yesbehûn.”
Geceyi ve gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O’dur. Her biri bir yörüngede yüzmektedir.
34
وَمَا جَعَلْنَا لِبَشَرٍ مِنْ قَبْلِكَ الْخُلْدَۜ اَفَا۬ئِنْ مِتَّ فَهُمُ الْخَالِدُونَ
“Ve mâ cealnâ li beşerin min kablikel huld, e fe in mitte fe humul hâlidûn.”
Senden önce hiçbir insana ölümsüzlük vermedik. Şimdi sen ölürsen, onlar ebedi mi kalacaklar?
35
كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِۜ وَنَبْلُوكُمْ بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةًۜ وَاِلَيْنَا تُرْجَعُونَ
“Kullu nefsin zâikatul mevt, ve neblûkum biş şerri vel hayri fitneh, ve ileynâ turceûn.”
Her can ölümü tadacaktır. Denemek için sizi kötü ve iyi durumlarla imtihan ederiz. Sonunda bize döndürüleceksiniz.
36
وَاِذَا رَاٰكَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ يَتَّخِذُونَكَ اِلَّا هُزُوًاۜ اَهٰذَا الَّذ۪ي يَذْكُرُ اٰلِهَتَكُمْۚ وَهُمْ بِذِكْرِ الرَّحْمٰنِ هُمْ كَافِرُونَ
“Ve izâ raâkellezîne keferû in yettehızûneke illâ huzuvâ, e hâzellezî yezkuru âlihetekum, ve hum bi zikrir rahmâni hum kâfirûn.”
İnkâr edenler seni gördükleri zaman, “İlahlarınızı diline dolayan bu mu?” diyerek seni hep alaya alırlar. Halbuki onlar, Rahmân’ın kitabını inkâr edenlerin ta kendileridir.
37
خُلِقَ الْاِنْسَانُ مِنْ عَجَلٍۜ سَاُور۪يكُمْ اٰيَات۪ي فَلَا تَسْتَعْجِلُونِ
“Hulikal insânu min acel, se urîkum âyâtî fe lâ testa’cilûn.”
İnsan, aceleci (bir tabiatta) yaratılmıştır. Size âyetlerimi göstereceğim; benden acele istemeyin.
38
وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
“Ve yekûlûne metâ hâzel va’du in kuntum sâdikîn.”
“Eğer doğru söylüyorsanız, bu vaad (kıyamet) ne zaman?” diyorlar.
39
لَوْ يَعْلَمُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ح۪ينَ لَا يَكُفُّونَ عَنْ وُجُوهِهِمُ النَّارَ وَلَا عَنْ ظُهُورِهِمْ وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ
“Lev ya’lemullezîne keferû hîne lâ yekuffûne an vucûhihimun nâra ve lâ an zuhûrihim ve lâ hum yunsarûn.”
İnkâr edenler, yüzlerinden ve sırtlarından ateşi savamayacakları ve hiçbir yardım göremeyecekleri vakti bir bilselerdi!
40
بَلْ تَأْت۪يهِمْ بَغْتَةً فَتَبْهَتُهُمْ فَلَا يَسْتَط۪يعُونَ رَدَّهَا وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَ
“Bel te’tîhim bagteten fe tebhetuhum fe lâ yestetîûne raddehâ ve lâ hum yunzarûn.”
Bilakis o (kıyamet), onlara ansızın gelecek ve onları şaşkına çevirecektir. Artık ne onu geri çevirmeye güçleri yetecek, ne de onlara mühlet verilecektir.
41
وَلَقَدِ اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِنْ قَبْلِكَ فَحَاقَ بِالَّذ۪ينَ سَخِرُوا مِنْهُمْ مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟
“Ve lekadistuhzie bi rusulin min kablike fe hâka billezîne sehirû minhum mâ kânû bihî yestehziûn.”
Andolsun, senden önceki peygamberlerle de alay edildi; fakat alay ettikleri şey (azap), alay edenleri kuşatıverdi.
42
قُلْ مَنْ يَكْلَؤُكُمْ بِالَّيْلِ وَالنَّهَارِ مِنَ الرَّحْمٰنِۜ بَلْ هُمْ عَنْ ذِكْرِ رَبِّهِمْ مُعْرِضُونَ
“Kul men yekleukum bil leyli ven nehâri miner rahmân, bel hum an zikri rabbihim mu’ridûn.”
De ki: “Gece ve gündüz sizi Rahmân’ın (azabından) kim koruyabilir?” Hayır, onlar Rablerini anmaktan yüz çevirmektedirler.
43
اَمْ لَهُمْ اٰلِهَةٌ تَمْنَعُهُمْ مِنْ دُونِنَاۜ لَا يَسْتَط۪يعُونَ نَصْرَ اَنْفُسِهِمْ وَلَا هُمْ مِنَّا يُصْحَبُونَ
“Em lehum âlihetun temneuhum min dûninâ, lâ yestetîûne nasra enfusihim ve lâ hum minnâ yushabûn.”
Yoksa bizim dışımızda onları koruyacak ilahları mı var? O ilahlar kendilerine bile yardım edemezler; bizden de dostluk ve destek görmezler.
44
بَلْ مَتَّعْنَا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ وَاٰبَٓاءَهُمْ حَتّٰى طَالَ عَلَيْهِمُ الْعُمُرُۜ اَفَلَا يَرَوْنَ اَنَّا نَأْتِي الْاَرْضَ نَنْقُصُهَا مِنْ اَطْرَافِهَاۜ اَفَهُمُ الْغَالِبُونَ
“Bel metta’nâ hâulâi ve âbâehum hattâ tâle aleyhimul umur, e fe lâ yeravne ennâ ne’til arda nenkusuhâ min etrâfihâ, e fe humul gâlibûn.”
Evet, biz onları da atalarını da (nimetler içinde) yaşattık; hatta ömür onlara uzun geldi. (Fakat) görmüyorlar mı ki, biz yeryüzünü çevresinden eksiltip duruyoruz (ülkelerini ellerinden alıyoruz)? Galip gelenler onlar mı?
45
قُلْ اِنَّمَٓا اُنْذِرُكُمْ بِالْوَحْيِۘ وَلَا يَسْمَعُ الصُّمُّ الدُّعَٓاءَ اِذَا مَا يُنْذَرُونَ
“Kul innemâ unzirukum bil vahy, ve lâ yesmeus summud duâe izâ mâ yunzerûn.”
De ki: “Ben sizi ancak vahiy ile uyarıyorum.” Fakat sağırlar, uyarıldıkları vakit çağrıyı işitmezler.
46
وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ لَيَقُولُنَّ يَا وَيْلَنَٓا اِنَّا كُنَّا ظَالِم۪ينَ
“Ve lein messethum nefhatun min azâbi rabbike le yekûlunne yâ veylenâ innâ kunnâ zâlimîn.”
Andolsun, Rabbinin azabından onlara hafif bir esinti dokunsa, mutlaka “Vay halimize! Biz gerçekten zalim kimselermişiz” derler.
47
وَنَضَعُ الْمَوَاز۪ينَ الْقِسْطَ لِيَوْمِ الْقِيَامَةِ فَلَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْـًٔاۜ وَاِنْ كَانَ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ اَتَيْنَا بِهَاۜ وَكَفٰى بِنَا حَاسِب۪ينَ
“Ve nadaul mevâzînel kısta li yevmil kıyâmeti fe lâ tuzlemu nefsun şey’â, ve in kâne miskâle habbetin min hardalin eteynâ bihâ, ve kefâ binâ hâsibîn.”
Biz, kıyamet günü için adalet terazileri kurarız. Artık kimseye, hiçbir şekilde haksızlık edilmez. (Yapılan iş,) bir hardal tanesi ağırlığında dahi olsa, onu (teraziye) getiririz. Hesap gören olarak biz yeteriz.
48
وَلَقَدْ اٰتَيْنَٓا مُوسٰى وَهٰرُونَ الْفُرْقَانَ وَضِيَٓاءً وَذِكْرًا لِلْمُتَّق۪ينَۙ
“Ve lekad âteynâ mûsâ ve hârûnel furkâne ve dıyâen ve zikran lil muttekîn.”
Andolsun, biz Musa ve Harun’a; takva sahipleri için bir ışık, bir öğüt ve Furkan’ı (Tevrat’ı) verdik.
49
اَلَّذ۪ينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ وَهُمْ مِنَ السَّاعَةِ مُشْفِقُونَ
“Ellezîne yahşevne rabbehum bil gaybi ve hum mines sâati muşfikûn.”
Onlar, görmedikleri halde Rablerinden korkan ve kıyamet saatinden titreyen kimselerdir.
50
وَهٰذَا ذِكْرٌ مُبَارَكٌ اَنْزَلْنَاهُۜ اَفَاَنْتُمْ لَهُ مُنْكِرُونَ۟
“Ve hâzâ zikrun mubârakun enzelnâh, e fe entum lehu munkirûn.”
İşte bu (Kur’an) da indirdiğimiz mübarek bir öğüttür. Şimdi siz onu inkâr mı ediyorsunuz?
51
يَٓا اَيُّهَا الرُّسُلُ كُلُوا مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَاعْمَلُوا صَالِحًاۜ اِنّ۪ي بِمَا تَعْمَلُونَ عَلِيمٌۜ
“Yâ eyyuher rusulu kulû minet tayyibâti va’melû sâlihâ, innî bi mâ ta’melûne alîm.”
Ey peygamberler! Temiz ve helal şeylerden yiyin ve salih amel işleyin. Şüphesiz ben yaptıklarınızı hakkıyla bilirim.
52
وَاِنَّ هٰذِه۪ٓ اُمَّتُكُمْ اُمَّةً وَاحِدَةً وَاَنَا۬ رَبُّكُمْ فَاتَّقُونِۜ
“Ve inne hâzihî ummetukum ummeten vâhideten ve enâ rabbukum fettekûn.”
Şüphesiz bu (İslam), tek bir ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse bana karşı gelmekten sakının.
53
فَتَقَطَّعُٓوا اَمْرَهُمْ بَيْنَهُمْ زُبُرًاۜ كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ
“Fe tekattâû emrehum beynehum zuburâ, kullu hızbin bi mâ ledeyhim ferihûn.”
Fakat onlar, din işlerini kendi aralarında parçalara ayırdılar. Her grup, kendi yanındaki (inanışla) sevinmektedir.
54
فَذَرْهُمْ ف۪ي غَمْرَتِهِمْ حَتّٰى ح۪ينٍ
“Fe zerhum fî gamratihim hattâ hîn.”
Şimdi sen onları bir süreye kadar kendi gafletleri içinde bırak.
55
اَيَحْسَبُونَ اَنَّمَا نُمِدُّهُمْ بِه۪ مِنْ مَالٍ وَبَن۪ينَۙ
“E yahsebûne ennemâ numidduhum bihî min mâlin ve benîn.”
Kendilerine mal ve oğullar vererek yardım etmemizi,
56
نُسَارِعُ لَهُمْ فِي الْخَيْرَاتِۜ بَلْ لَا يَشْعُرُونَ
“Nusâriu lehum fîl hayrât, bel lâ yeş’urûn.”
Hayır işlerinde onlar için acele ettiğimizi mi sanıyorlar? Hayır, onlar farkına varmıyorlar.
57
اِنَّ الَّذ۪ينَ هُمْ مِنْ خَشْيَةِ رَبِّهِمْ مُشْفِقُونَۙ
“İnnellezîne hum min haşyeti rabbihim muşfikûn.”
Şüphesiz Rablerinin korkusuyla çekinenler,
58
وَالَّذِينَ هُمْ بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ يُؤْمِنُونَۙ
“Vellezîne hum bi âyâti rabbihim yu’minûn.”
Rablerinin âyetlerine inananlar,
59
وَالَّذِينَ هُمْ بِرَبِّهِمْ لَا يُشْرِكُونَۙ
“Vellezîne hum bi rabbihim lâ yuşrikûn.”
Rablerine ortak koşmayanlar,
60
وَالَّذِينَ يُؤْتُونَ مَٓا اٰتَوْا وَقُلُوبُهُمْ وَجِلَةٌ اَنَّهُمْ اِلٰى رَبِّهِمْ رَاجِعُونَۙ
“Vellezîne hum yu’tûne mâ âtev ve kulûbuhum veciletun ennehum ilâ rabbihim râciûn.”
Rablerinin huzuruna dönecekleri için, verdiklerini kalpleri ürpererek verenler var ya;
61
اُولٰٓئِكَ يُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ وَهُمْ لَهَا سَابِقُونَۜ
“Ulâike yusâriûne fîl hayrâti ve hum lehâ sâbikûn.”
İşte onlar, hayır işlerinde yarışırlar ve o hususta öne geçenlerdir.
62
وَلَا نُكَلِّفُ نَفْسًا اِلَّا وُسْعَهَا وَلَدَيْنَا كِتَابٌ يَنْطِقُ بِالْحَقِّ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ
“Ve lâ nukellifu nefsen illâ vus’ahâ ve ledeynâ kitâbun yentıku bil hakkı ve hum lâ yuzlemûn.”
Biz hiçbir kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemeyiz. Katımızda hakkı söyleyen bir kitap vardır ve onlar haksızlığa uğratılmazlar.
63
بَلْ قُلُوبُهُمْ ف۪ي غَمْرَةٍ مِنْ هٰذَا وَلَهُمْ اَعْمَالٌ مِنْ دُونِ ذٰلِكَ هُمْ لَهَا عٰمِلُونَۙ
“Bel kulûbuhum fî gamratin min hâzâ ve lehum a’mâlun min dûni zâlike hum lehâ âmilûn.”
Hayır! Onların kalpleri bu (Kur’an) hakkında bir gaflet içindedir. Ayrıca onların, bundan başka yapmakta oldukları birtakım kötü işleri de vardır.
64
حَتّٰٓى اِذَٓا اَخَذْنَا مُتْرَف۪يهِمْ بِالْعَذَابِ اِذَا هُمْ يَجْـَٔرُونَۜ
“Hattâ izâ ehaznâ mutrafîhim bil azâbi izâ hum yec’erûn.”
Nihayet, içlerinden refah içinde yaşayanları azap ile yakaladığımız zaman, hemen feryat etmeye başlarlar.
65
لَا تَجْـَٔرُوا الْيَوْمَۘ اِنَّكُمْ مِنَّا لَا تُنْصَرُونَ
“Lâ tec’erûl yevme innekum minnâ lâ tunsarûn.”
(Onlara): ‘Bugün feryat etmeyin; şüphesiz bizden yardım göremeyeceksiniz’ (denilir).
66
قَدْ كَانَتْ اٰيَات۪ي تُتْلٰى عَلَيْكُمْ فَكُنْتُمْ عَلٰٓى اَعْقَابِكُمْ تَنْكِصُونَۙ
“Kad kânet âyâtî tutlâ aleykum fe kuntum alâ a’kâbikum tenkısûn.”
Âyetlerim size okunuyordu da siz topuklarınız üzere gerisin geri dönüyordunuz.
67
مُسْتَكْبِرِينَ بِه۪ سَامِرًا تَهْجُرُونَ
“Mustekbirîne bihî sâmiran tehcûrûn.”
Ona karşı büyüklük taslayarak, geceleyin (Kâbe’den uzaklaşıp kendi aranızda toplanıp) hezeyanlar savuruyordunuz.
68
اَفَلَمْ يَدَّبَّرُوا الْقَوْلَ اَمْ جَٓاءَهُمْ مَا لَمْ يَأْتِ اٰبَٓاءَهُمُ الْاَوَّلِينَۜ
“E fe lem yeddebberûl kavle em câehum mâ lem ye’ti âbâehumul evvelîn.”
Onlar bu sözü (Kur’an’ı) hiç düşünmediler mi? Yoksa kendilerine, önceki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?
69
اَمْ لَمْ يَعْرِفُوا رَسُولَهُمْ فَهُمْ لَهُ مُنْكِرُونَۙ
“Em lem ya’rifû resûlehum fe hum lehu munkirûn.”
Yoksa peygamberlerini tanımadılar da bu yüzden mi onu inkâr ediyorlar?
70
اَمْ يَقُولُونَ بِه۪ جِنَّةٌۜ بَلْ جَٓاءَهُمْ بِالْحَقِّ وَاَكْثَرُهُمْ لِلْحَقِّ كَارِهُونَۜ
“Em yekûlûne bihî cinneh, bel câehum bil hakkı ve ekseruhum lil hakkı kârihûn.”
Yoksa ‘onda delilik var’ mı diyorlar? Hayır, o onlara hakkı getirdi. Ama onların çoğu haktan hoşlanmıyorlar.
71
وَلَوِ اتَّبَعَ الْحَقُّ اَهْوَٓاءَهُمْ لَفَسَدَتِ السَّمٰوَاتُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّۜ بَلْ اَتَيْنَاهُمْ بِذِكْرِهِمْ فَهُمْ عَنْ ذِكْرِهِمْ مُعْرِضُونَ
“Ve levittabael hakku ehvâehum lefesedetis semâvâti vel ardu ve men fîhinn, bel eteynâhum bi zikrihim fe hum an zikrihim mu’ridûn.”
Eğer hak, onların arzularına uysaydı, gökler, yer ve bunlardaki herkes bozulurdu. Hayır, biz onlara şan ve şereflerini (Kur’an’ı) getirdik de onlar kendi şereflerinden yüz çeviriyorlar.
72
اَمْ تَسْـَٔلُهُمْ خَرْجًا فَخَرَاجُ رَبِّكَ خَيْرٌ وَهُوَ خَيْرُ الرَّازِقِينَ
“Em tes’eluhum harcen fe harâcu rabbike hayrun ve huve hayrur râzikîn.”
Yoksa onlardan (tebliğ için) bir ücret mi istiyorsun? Rabbinin vereceği daha hayırlıdır. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.
73
وَاِنَّكَ لَتَدْعُوهُمْ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ
“Ve inneke le ted’ûhum ilâ sırâtın mustekîm.”
Şüphesiz sen onları dosdoğru bir yola çağırıyorsun.
74
وَاِنَّ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ لَعَنِ الصِّرَاطِ لَنَاكِبُونَۜ
“Ve innellezîne lâ yu’minûne bil âhırati le anissırâtı lenâkibûn.”
Ahirete inanmayanlar ise, şüphesiz doğru yoldan sapmaktadırlar.
75
وَلَوْ رَحِمْنَاهُمْ وَكَشَفْنَا مَا بِهِمْ مِنْ ضُرٍّ لَلَجُّوا ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ
“Ve lev rahımnâhum ve keşefnâ mâ bihim min durrin le leccû fî tugyânihim ya’mehûn.”
Eğer biz onlara merhamet etsek ve kendilerinden o zararı kaldırsak, yine de azgınlıkları içinde bocalayıp kalırlardı.
76
وَلَقَدْ اَخَذْنَاهُمْ بِالْعَذَابِ فَمَا اسْتَكَانُوا لِرَبِّهِمْ وَمَا يَتَضَرَّعُونَ
“Ve lekad ehaznâhum bil azâbi fe mestekânû li rabbihim ve mâ yeteddarreûn.”
Andolsun, biz onları azapla yakaladık da yine Rablerine boyun eğmediler, yalvarıp yakarmadılar.
77
حَتّٰٓى اِذَا فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَابًا ذَا عَذَابٍ شَدِيدٍ اِذَا هُمْ ف۪يهِ مُبْلِسُونَ
“Hattâ izâ fetahnâ aleyhim bâben zâ azâbin şedîdin izâ hum fîhi mublisûn.”
Nihayet, üzerlerine şiddetli bir azap kapısı açtığımızda, bir de bakarsın ki ümitsizlik içinde şaşkına dönmüşlerdir.
78
وَهُوَ الَّذ۪يٓ اَنْشَاَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَالْاَفْـِٔدَةَۜ قَلِيلًا مَا تَشْكُرُونَ
“Ve huvellezî enşee lekumus sem’a vel ebsâra vel ef’ideh, kalîlen mâ teşkurûn.”
Oysa size kulakları, gözleri ve kalpleri veren O’dur. Ne kadar az şükrediyorsunuz!
79
وَهُوَ الَّذ۪ي ذَرَاَكُمْ فِي الْاَرْضِ وَاِلَيْهِ تُحْشَرُونَ
“Ve huvellezî zeraekum fîl ardı ve ileyhi tuhşerûn.”
O, sizi yeryüzünde çoğaltıp yayandır. O’nun huzurunda toplanacaksınız.
80
وَهُوَ الَّذ۪ي يُحْي۪ وَيُم۪يتُ وَلَهُ اخْتِلَافُ الَّيْلِ وَالنَّهَارِۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ
“Ve huvellezî yuhyî ve yumîtu ve lehul ihtilâful leyli ven nehâr, e fe lâ ta’kılûn.”
O, yaşatan ve öldürendir. Gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesi de O’nun eseridir. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?
81
بَلْ قَالُوا مِثْلَ مَا قَالَ الْاَوَّلُونَ
“Bel kâlû misle mâ kâlel evvelûn.”
Hayır! Onlar, öncekilerin söylediği gibi söylediler.
82
قَالُٓوا اَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا اَئِنَّا لَمَبْعُوثُونَ
“Kâlû e izâ mitnâ ve kunnâ turâben ve ızâmen e innâ le meb’ûsûn.”
Dediler ki: ‘Biz öldüğümüz, toprak ve kemik haline geldiğimiz zaman mı, gerçekten biz mi diriltileceğiz?’
83
لَقَدْ وُعِدْنَا نَحْنُ وَاٰبَٓاؤُنَا هٰذَا مِنْ قَبْلُ اِنْ هٰذَٓا اِلَّٓا اَسَاط۪يرُ الْاَوَّلِينَ
“Le kad vuıdnâ hâzâ nahnu ve âbâunâ min kabl, in hâzâ illâ esâtîrul evvelîn.”
‘Andolsun, bu tehdit bize de, daha önce atalarımıza da yapılmıştı. Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir.’
84
قُلْ لِمَنِ الْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهَٓا اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
“Kul li menil ardu ve men fîhâ in kuntum ta’lemûn.”
De ki: ‘Eğer biliyorsanız, yeryüzü ve onda bulunanlar kimindir?’
85
سَيَقُولُونَ لِلّٰهِۜ قُلْ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ
“Se yekûlûne lillâh, kul e fe lâ tezekkerûn.”
‘Allah’ındır’ diyecekler. De ki: ‘Hâlâ düşünmeyecek misiniz?’
86
قُلْ مَنْ رَبُّ السَّمٰوَاتِ السَّبْعِ وَرَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ
“Kul men rabus semâvâtis seb’ı ve rabbul arşil azîm.”
De ki: ‘Yedi göğün Rabbi ve büyük Arş’ın Rabbi kimdir?’
87
سَيَقُولُونَ لِلّٰهِۜ قُلْ اَفَلَا تَتَّقُونَ
“Se yekûlûne lillâh, kul e fe lâ tettekûn.”
‘Allah’tır’ diyecekler. De ki: ‘Hâlâ Allah’a karşı gelmekten sakınmayacak mısınız?’
88
قُلْ مَنْ بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ يُج۪يرُ وَلَا يُجَارُ عَلَيْهِ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
“Kul men bi yedihî melekûtu kulli şey’in ve huve yucîru ve lâ yucâru aleyhi in kuntum ta’lemûn.”
De ki: ‘Eğer biliyorsanız, her şeyin hükümranlığı elinde olan, her şeyi koruyup gözeten, kendisine karşı korunulamayan kimdir?’
89
سَيَقُولُونَ لِلّٰهِۜ قُلْ فَاَنّٰى تُسْحَرُونَ
“Se yekûlûne lillâh, kul fe ennâ tusherûn.”
‘Allah’tır’ diyecekler. De ki: ‘O halde nasıl olup da aldatılıyorsunuz?’
90
بَلْ اَتَيْنَاهُمْ بِالْحَقِّ وَاِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ
“Bel eteynâhum bil hakkı ve innehum le kâzibûn.”
Hayır! Onlara hakkı getirdik. Ama onlar mutlaka yalancıdırlar.
91
مَا اتَّخَذَ اللّٰهُ مِنْ وَلَدٍ وَمَا كَانَ مَعَهُ مِنْ اِلٰهٍ اِذًا لَذَهَبَ كُلُّ اِلٰهٍ بِمَا خَلَقَ وَلَعَلَا بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍۜ سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يَصِفُونَۙ
“Mettehazallâhu min veledin ve mâ kâne meahu min ilâhin izen le zehebe kullu ilâhin bimâ halaka ve le alâ ba’duhum alâ ba’d, subhânallâhi ammâ yasıfûn.”
Allah, kendisine hiçbir çocuk edinmemiştir. O’nunla beraber başka hiçbir ilah yoktur. Öyle olsaydı, her ilah kendi yarattığını alır götürür ve onların bir kısmı diğer bir kısmına üstün gelmeye çalışırdı. Allah, onların yakıştırdıkları şeylerden uzaktır.
92
عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ
“Âlimil gaybi veş şehâdeti fe teâlâ ammâ yuşrikûn.”
O, gaybı da, görünen âlemi de bilendir. O, müşriklerin yakıştırdığı şeylerden çok yücedir.
93
قُلْ رَبِّ اِمَّا تُرِيَنِّي مَا يُوعَدُونَۙ
“Kul rabbi immâ turiyennî mâ yûadûn.”
De ki: ‘Rabbim! Onlara vaad edilen (azabı) bana mutlaka göstereceksen,’
94
رَبِّ فَلَا تَجْعَلْن۪ي فِي الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ
“Rabbi fe lâ tec’alnî fîl kavmiz zâlimîn.”
‘Rabbim! O zaman beni o zalimler topluluğu içinde bulundurma.’
95
وَاِنَّا عَلٰى اَنْ نُرِيَكَ مَا نَعِدُهُمْ لَقَادِرُونَ
“Ve innâ alâ en nuriyeke mâ neıduhum le kâdirûn.”
Şüphesiz bizim, onlara vaad ettiğimiz azabı sana göstermeye gücümüz yeter.
96
اِدْفَعْ بِالَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُ السَّيِّئَةَۜ نَحْنُ اَعْلَمُ بِمَا يَصِفُونَ
“İdfa’ billetî hiye ahsenus seyyieh, nahnu a’lemu bi mâ yasıfûn.”
Kötülüğü en güzel olan şeyle sav. Biz onların neyi vasfettiklerini (yakıştırdıklarını) daha iyi biliriz.
97
وَقُلْ رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِۙ
“Ve kul rabbi eûzu bike min hemezâtiş şeyâtîn.”
De ki: ‘Rabbim! Şeytanların kışkırtmalarından sana sığınırım.’
98
وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ يَحْضُرُونِ
“Ve eûzu bike rabbi en yahdurûn.”
‘Rabbim! Onların yanımda bulunmalarından da sana sığınırım.’
99
حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَ اَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ رَبِّ ارْجِعُونِۙ
“Hattâ izâ câe ehadehumul mevtu kâle rabbirciûn.”
Nihayet onlardan birine ölüm gelince, ‘Rabbim! Beni geri gönder’ der.
100
لَعَلّ۪ٓي اَعْمَلُ صَالِحًا ف۪يمَا تَرَكْتُ كَلَّٓاۜ اِنَّهَا كَلِمَةٌ هُوَ قَٓائِلُهَاۜ وَمِنْ وَرَٓائِهِمْ بَرْزَخٌ اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ
“Leallî a’melu sâlihan fîmâ teraktu kellâ, innehâ kelimetun huve kâiluhâ, ve min verâihim berzahun ilâ yevmi yub’asûn.”
‘Ki, terk ettiğim dünyada salih bir amel işleyeyim.’ Hayır! Bu, sadece onun söylediği (boş) bir sözdür. Onların arkalarında ise, yeniden diriltilecekleri güne kadar süren bir perde (berzah) vardır.
101
فَاِذَا نُفِخَ فِي الصُّورِ فَلَٓا اَنْسَابَ بَيْنَهُمْ يَوْمَئِذٍ وَلَا يَتَسَٓاءَلُونَ
“Fe izâ nufiha fîs sûri fe lâ ensâbe beynehum yevmeizin ve lâ yetesâelûn.”
Sûr’a üflendiği zaman, artık o gün, aralarındaki soy bağları da kalmamıştır, birbirlerine bir şey de soramazlar.
102
فَمَنْ ثَقُلَتْ مَوَاز۪ينُهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
“Fe men sekulet mevâzînuhu fe ulâike humul muflihûn.”
Kimin tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.
103
وَمَنْ خَفَّتْ مَوَاز۪ينُهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ ف۪ي جَهَنَّمَ خَالِدُونَۚ
“Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum fî cehenneme hâlidûn.”
Kimin tartıları hafif gelirse, işte onlar kendilerini ziyana uğratanlardır. Cehennemde ebedi kalacaklardır.
104
تَلْفَحُ وُجُوهَهُمُ النَّارُ وَهُمْ ف۪يهَا كَالِحُونَ
“Telfahu vucûhehumun nâru ve hum fîhâ kâlihûn.”
Ateş, onların yüzlerini yakar. Onlar orada suratları asık halde bulunurlar.
105
اَلَمْ تَكُنْ اٰيَات۪ي تُتْلٰى عَلَيْكُمْ فَكُنْتُمْ بِه۪ا تُكَذِّبُونَ
“E lem tekun âyâtî tutlâ aleykum fe kuntum bihâ tukezzibûn.”
(Allah onlara): ‘Âyetlerim size okunuyordu da siz onları yalanlıyordunuz değil mi?’ der.
106
قَالُوا رَبَّنَا غَلَبَتْ عَلَيْنَا شِقْوَتُنَا وَكُنَّا قَوْمًا ضَٓالِّينَ
“Kâlû rabbenâ galebet aleynâ şıkvetunâ ve kunnâ kavmen dâllîn.”
Onlar da şöyle derler: ‘Rabbimiz! Bizi kötü talihimiz yendi ve biz, sapkın bir kavim olduk.’
107
رَبَّنَٓا اَخْرِجْنَا مِنْهَا فَاِنْ عُدْنَا فَاِنَّا ظَالِمُونَ
“Rabbenâ ahricnâ minhâ fe in udnâ fe innâ zâlimûn.”
‘Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer (küfre) dönersek, o zaman gerçekten biz zalimleriz demektir.’
108
قَالَ اخْسَـُٔوا ف۪يهَا وَلَا تُكَلِّمُونِ
“Kâlehsû fîhâ ve lâ tukellimûn.”
Allah şöyle der: ‘Sinin orada! Benimle konuşmayın!’
109
اِنَّهُ كَانَ فَر۪يقٌ مِنْ عِبَاد۪ي يَقُولُونَ رَبَّنَٓا اٰمَنَّا فَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا وَاَنْتَ خَيْرُ الرَّاحِم۪ينَۚ
“İnnehu kâne ferîkun min ıbâdî yekûlûne rabbenâ âmennâ fagfir lenâ verhamnâ ve ente hayrur râhimîn.”
‘Çünkü kullarımdan bir zümre, ‘Rabbimiz! İman ettik, bizi bağışla, bize merhamet et. Sen merhamet edenlerin en hayırlısısın’ diyorlardı.’
110
فَاتَّخَذْتُمُوهُمْ سِخْرِيًّا حَتّٰٓى اَنْسَوْكُمْ ذِكْر۪ي وَكُنْتُمْ مِنْهُمْ تَضْحَكُونَ
“Fettehaztumûhum sıhriyyen hattâ ensevkum zikrî ve kuntum minhum tadhakûn.”
‘Siz ise onları alaya almıştınız. Nihayet bu tutumunuz size beni anmayı unutturdu. Siz onlara gülüyordunuz.’
111
اِنّ۪ي جَزَيْتُهُمُ الْيَوْمَ بِمَا صَبِرُٓوا اَنَّهُمْ هُمُ الْفَٓائِزُونَ
“İnnî cezeytuhumul yevme bimâ saberû ennehum humul fâizûn.”
‘İşte bugün ben onlara, sabretmelerinin karşılığını verdim. Şüphesiz onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.’
112
قَالَ كَمْ لَبِثْتُمْ فِي الْاَرْضِ عَدَدَ سِن۪ينَ
“Kâle kem lebistum fîl ardı adede sinîn.”
(Allah onlara): ‘Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?’ diye sorar.
113
قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا اَوْ بَعْضَ يَوْمٍ فَسْـَٔلِ الْعَٓادّ۪ينَ
“Kâlû lebistnâ yevmen ev ba’da yevmin fes’elil âddîn.”
Dediler ki: ‘Bir gün ya da bir günden daha az kaldık. Sayanlara sor.’
114
قَالَ اِنْ لَبِثْتُمْ اِلَّا قَل۪يلًا لَوْ اَنَّكُمْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
“Kâle in lebistum illâ kalîlen lev ennekum kuntum ta’lemûn.”
Allah: ‘Çok az kaldınız. Keşke siz (o gerçeği) bilmiş olsaydınız’ der.
115
اَفَحَسِبْتُمْ اَنَّمَا خَلَقْنَاكُمْ عَبَثًا وَاَنَّكُمْ اِلَيْنَا لَا تُرْجَعُونَ
“E fe hasibtum ennemâ halaknâkum abesen ve ennekum ileynâ lâ turceûn.”
‘Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve bizim huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?’
116
فَتَعَالَى اللّٰهُ الْمَلِكُ الْحَقُّۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ رَبُّ الْعَرْشِ الْكَر۪يمِ
“Fe teâlâllâhul melikul hakk, lâ ilâhe illâ hu, rabbul arşil kerîm.”
Gerçek hükümran olan Allah, yücedir. O’ndan başka ilah yoktur. O, şerefli Arş’ın Rabbidir.
117
وَمَنْ يَدْعُ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهًا اٰخَرَۙ لَا بُرْهَانَ لَهُ بِه۪ۙ فَاِنَّمَا حِسَابُهُ عِنْدَ رَبِّه۪ۜ اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الْكَافِرُونَ
“Ve men yed’u meallâhi ilâhen âhar, lâ burhâne lehu bih, fe innemâ hısâbuhû ınde rabbih, innehu lâ yuflihul kâfirûn.”
Kim Allah ile beraber başka bir ilaha yalvarırsa, onun hakkında hiçbir delili yoktur. Onun hesabı ancak Rabbinin katındadır. Şüphesiz kâfirler kurtuluşa eremezler.
118
وَقُلْ رَبِّ اغْفِرْ وَارْحَمْ وَاَنْتَ خَيْرُ الرَّاحِم۪ينَ
“Ve kul rabbigfir verham ve ente hayrur râhimîn.”
(Ey Muhammed!) De ki: ‘Rabbim! Bağışla ve merhamet et! Sen merhamet edenlerin en hayırlısısın.’
